Filtreleme:

HASTA GÜVENLİĞİNDE BİR MODEL: ORGANİZASYONEL KAZA MODELİ

Suzan ÖZKAN1,

1Şifa Üniversitesi,

Amaç:Hatalara, insan ve sistem yaklaşımı olmak üzere iki boyutta bakılmaktadır. Her ikisi de hata yönetiminde hataya yol açan faktörlerin anlaşılmasında farklı felsefelere sahiptir. İnsan yaklaşımına göre hatalar unutkanlık, dikkatsizlik, düşük motivasyon, ihmalkarlık, düşüncesizlikten kaynaklanmaktadır. Gerçekte ise kazaların çoğu bireyle ilgili olmayan faktörlerin etkileşimi ile gerçekleşmektedir.

Yöntem:Sağlık hizmeti alanında risk ve güvenlik analizi için kullanılan modellerden biri Organizasyonel Kaza Modeli’dir. Bu model, hataya yol açan faktörlerin analiz edilmesi ve hataları önleme yöntemlerinin tanımlanması için geliştirilmiştir. Modelin temelinde, “en iyi organizasyonlarda bile insanlar hatalar yapabilir bu beklenen bir durumdur, biz insanların doğasını değiştiremeyiz ancak insanların çalışma ortamlarındaki koşulları değiştirebiliriz” ilkesi vardır.

Bulgular:Bu modelde hatalar, nedenlerden çok sonuçlar olarak görülmektedir. İnsanların hata yapmasına neden olan iş ortamı tuzakları ve kurumsal süreçler bulunmaktadır. Bunlar sistem koşulları, iş ve ortamın doğası, birey ve ekibin doğasıdır. Defanslar ve bariyerler, modelde anahtar pozisyondadır. Bunların fonksiyonu olası kurbanları korumak ve tehlikeleri önlemektir. Genellikle çok etkili yapılmakta fakat her zaman zayıf yönleri bulunmaktadır. İdeal dünyada bu savunma sistemlerinin etkili olacağına inanılmaktadır. Gerçekte ise istenmeyen olaylar, sistemde birçok boşluk olmasından kaynaklanmaktadır. Bu boşlukların üst üste gelmesi kurumda çalışan kişinin hata yapmasına neden olmaktadır. Bu modelin kullanıldığı pediatri alanındaki çalışmalarda hataya yol açan faktörler politikalarda, planlanmada zayıflık, iletişimde yetersizlik, iş yükü, eğitimin/becerilerin yetersizliği, araçların yetersizliği, personel yetersizliği gibi koşullar olarak tanımlanmıştır.

Sonuç:Hasta güvenliği alanında standardize bir teorik çerçeve ve ortak dil sunulması açısından bir modelin kullanılması önemlidir. Bu standardizasyon, interdisipliner ekip arasında tutarlılık sağlamakta, girişim çalışmalarının sonuçlarının genellenebilmesini ve bu çalışmaların sonucunda geliştirilen stratejilerin hızlı kabulü ile hasta güvenliğinin geliştirilmesini sağlayacaktır.



ÇOCUKTA PANSUMAN SEÇİMİ

Sacide YILDIZELİ TOPÇU1, Seher ÜNVER1, Selda RIZALAR2, Tülün LİMAN3,

1Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, 2Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü, 3Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı Anabilim Dalı,

Amaç:Cildin yapı ve fonksiyonlarının ötesinde çocuğun yaraya karşı tepkileri, ailelerin hassasiyetleri ve ağrı gibi önemli konuları da içermesine rağmen çocuklarda yara bakımı uygulamalarına ilişkin yapılan çalışmaların sayısı oldukça azdır. Bu derlemenin amacı da, pansuman sırasında çocukların yaşayabileceği olumsuzlukları en aza indirmek için pansuman seçiminde dikkate alınması gereken konuları tartışmaktır.

Yöntem:Yara bakımı ve pansuman sırasında, çocuğun kişisel alanının korunması, ağrı kontrolünün sağlanması, hazırlıkların yara bakım uygulamasına başlamadan önce tamamlanması ve işlemin hızlı bir şekilde yapılmasının yanı sıra uygun pansumanın seçimi hem çocuğun olumsuz deneyim yaşamasını önlemekte, hem de yara bakım uygulamalarını kolaylaştırmaktadır.

Bulgular:Çocuklarda yara bakımında kullanılabilecek birçok ürün bulunmasına rağmen seçilecek pansuman çocuğun yaşayabileceği deneyimler açısından önemlidir. İdeal pansuman ağrı, koku ve akıntı gibi yaraya ilişkin belirtilerin yönetimini sağlamamalı ve uzaklaştırılması sırasında dokuda daha fazla travma oluşumunu önlemelidir. Kolay uygulanabilir, sık değişim gerektirmeyen, basit ve etkin maliyetli olmalıdır.

Sonuç:Hem yara bakımı ve doku iyileşmesinin sağlanması, hem de çocuğun konforunun sürdürülmesini mümkün kılmak için yara bakımı etkileyen faktörlerin gözetilmesi ve uygun bakım hedeflerinin belirlenmesiyle birlikte uygun pansuman seçiminin amaçlanması önerilmektedir.



ÇOCUK HASTAYI AMELİYATA HAZIRLAMAK...

Seher ÜNVER1, Sacide YILDIZELİ TOPÇU1, Selda RIZALAR2, Tülün LİMAN3,

1Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, 2Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü, 3Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Anabilim Dalı,

Amaç:Çocuklarda yapılan ameliyatın başarılı olabilmesi, teknik bilgi ve becerinin yanı sıra ameliyat öncesi hazırlık ve bakım gereksinimlerinin karşılanmasına bağlıdır. Ameliyata hazırlıkta çocuklardaki durum, içinde bulundukları değişiklik gösterir. Bu derleme, cerrahide gelişimsel dönemlere göre çocuk hastalara ilişkin göz önünde bulundurulması gereken bakım farklılıklarını sunmak amacıyla hazırlanmıştır:

Yöntem:Yeni Doğanlar-Süt Çocukları:Bu dönemdeki çocuklar fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayan ebeveynlerine karşı güven üzerine bir ilişki kurar. Ameliyat nedeniyle onlardan ayrılmak ve tanımadığı maskeli bireylerin olduğu ortama girmek onlar için kritik ve korku vericidir. Hazırlık aşamasında çocukların ebeveynleriyle birlikte olmaları sağlamalıdır. Ameliyathanede karşılaşacağı ekibin üyelerinin, güven verici ses tonuyla çocuğa ziyarette bulunmaları, dokunmaları ve güven verici ilişkiyi kurmaları önem taşımaktadır. Oyun Dönemi-Okul Öncesi Dönem:Bu dönem, çocukların kendi otoritelerini ve kontrollerini kurdukları, yaratıcı düşüncelerinin oluşmaya başladığı dönemdir. Ameliyatın kendisine verilen bir ceza olduğunu düşünebilir. Ameliyattaki işlemler oyuncak bebek, ayı veya renkli resimler üzerinde açıklanabilir. Zaman kavramı iyi gelişmediğinden zamanla ilgili açıklamalar olaylar üzerinden, detaya girmeden yapılmalıdır.

Bulgular:Okul Dönemi:Bu dönemdeki çocukta kontrol kaybı, beden hasarı ve ölüm korkusu olduğundan, açıklamalar bu özellikleri dikkate alınarak yapılmalıdır. Terapötik oyun yöntemiyle çocuk, ameliyat olmasının nedenini daha iyi anlayabilir. Adölesanlar:Bu dönemdeki birey, ameliyatın estetik görünüşünü etkileyeceği, beden imajını bozacağı, kontrol kaybına ve arkadaş grubundan ayrılmasına neden olacağı korkusuna kapılabilir. Ameliyatla ilgili bilgi vermeye 1 hafta öncesinden başlanmalıdır. Bu aşamada adölesan bireye ve ailesine olası durumlar açıklanmalı, fikir sahibi olmaları için fırsat verilmelidir. Ebeveynlere, bireysel kontrolü sağlayabilmekte çocuklarına yardımcı olmaları söylenmelidir.

Sonuç:Sonuç olarak çocuğun yaşı ve gelişim dönemi özellikleri dikkate alınarak ameliyat öncesi hazırlıklar tamamlanmalı ve ameliyathaneye alınma sürecine geçilmelidir.



ÇOCUKTA FAST TRACK CERRAHİ UYGULAMALAR

Selda RIZALAR1, Sacide YILDIZELİ TOPÇU2, Seher ÜNVER2, Tülün LİMAN3,

1Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü, 2Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, 3Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi,

Amaç:Günümüzde ameliyat sonrası bakım sonuçlarının iyileştirilmesi amacıyla uygulanan “Fast Track/Hızlandırılmış Cerrahi” elektif ameliyat yapılan hastaların bakımında kullanılan çeşitli yöntemlerin bileşimidir ve perioperatif bakımda, geleneksel yöntemlere göre stresi azaltan, konforu artıran, iyileşmeyi hızlandıran bir program olarak sunulmuştur. Bu derlemenin amacı da, çocuklarda kullanılan hızlandırılmış cerrahi uygulamaları tartışmaktır.

Yöntem:Çocuklarda, apendektomiden nefrektomiye, hatta pediatrik kardiak cerrahiye kadar birçok alanda fast track uygulamalar kullanılmasına rağmen fast track pediatrik cerrahinin güvenliliği, kolaylığı, maliyeti hakkındaki veriler sınırlıdır. Fast track cerrahide; preoperatif hasta eğitimi, yeni anestezik, analjezik ve cerrahi teknikler, erken enteral beslenme ve ambulasyon ile dren, kateter ve tüplerin kullanımına ilişkin kanıta dayalı karar verme temel bileşenlerdir.

Bulgular:Preoperatif eğitim, anksiyeteyi, yeni anestezik, analjezik ve cerrahi tekniklerin kullanımı ise stres yanıtını, ağrıyı ve rahatsızlığı azaltarak daha hızlı iyileşmeye fırsat vermekte ve böylece hastanın iyileşme sürecine aktif katılımını sağlamaktadır. Hastanın erken beslenmesi ve erken ayağa kaldırılması da kas dokusunda kayıp, yorgunluk ve bulantı, kusmanın yönetiminde ortaya çıkabilecek sorunları önlemek için kullanılmaktadır. Tüp, dren ve kateterlerin ise rutin olarak her hastada değil seçilmiş hastalarda kullanılabileceği belirtilmektedir. Ameliyat sürecinde hastanın daha az açlık ve susuzluk çekmesini sağlamada kullanılacak kanıta dayalı yaklaşımlar stres yanıtı ve organ disfonksiyonunu azaltmaya yardımcı olmaktadır.

Sonuç:Gerek yetişkin gerekse çocukta kullanılan fast track cerrahi uygulamalarının başarısı multidisipliner işbirliği gerektirmektedir. Ekipte yer alan tüm personelin hızlandırılmış cerrahide rolü son derece önemlidir. Özellikle çocuklarda, cerrahi hemşiresinin yaklaşımın ilkelerini öğrenmesi, anlaması ve bunların uygulanmasında rolü göz önüne alındığında, fast track cerrahi uygulamaların çocuklarda kullanımı ve bu alanda hemşirelerin sorumlulukları ile ilgili çalışmaların yapılması önerilmektedir.



TERMİNAL DÖNEM KANSERLİ ÇOCUK HASTALARDA PALYATİF BAKIM



Amaç:Son yıllarda kanser insidansı ve kanserli çocukların yaşam süresindeki artış, çocuk ve ailesinde, fiziksel, ekonomik, ve psiko-sosyal pek çok soruna yol açmakta ve bu durum palyatif bakıma olan gereksinimi arttırmaktadır. Bu derlemenin amacı, çocuklarda palyatif bakım konusunda hemşirelerin farkındalığını arttırmaktır.

Yöntem:Palyatif bakım, yaşamı tehdit eden bir hastalıkla karşılaştığında, hasta ve ailenin yaşam kalitesinin iyileştirilmesini hedefleyen girişimleri içerir ve bu girişimler ağrı ve diğer fiziksel, psikososyal ve ruhsal problemlerin erken dönemde belirlenmesi, dikkatlice değerlendirilmesi ve tedavi edilmesiyle acı ve kederin azaltılmasıdır. Çocukta palyatif bakım ise ne yaşamın makinelere bağlı olarak gereksiz uzatılmasını, ne de ölüm sürecinin hızlandırılmasını savunur. Çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemi ile hastalık ve ölümü algılayışı açısından amacı aynı olmasına rağmen çocuklarda palyatif bakım erişkinlerden farklıdır. Çocuklarda palyatif bakımda; hasta çocuk açısından yeterli ağrı ve semptom kontrolü, yaşamı uzatacak gereksiz işlemlerden kaçınma, kontrolün kendinde olduğunu hissetme ve sevdikleriyle iyi bir iletişimin sürdürülmesi önemlidir.

Bulgular:Çocuk hemşireleri ölmekte olan çocuk ve ailelerinin yas süreci ve palyatif bakımında önemli bir rol oynamaktadırlar. Palyatif bakım veren hemşire çocuğun fiziksel, gelişimsel ve psikososyal gereksinimlerini dikkate alarak uygun hemşirelik bakımı sağlamalıdır. Hemşire, aileye tanı anından başlayarak bilgi vermeli, çocuk hastaya en uygun yaklaşımı belirlemek için karşılaşılan fiziksel ve psikolojik belirtileri iyi bilmeli, çocuğun hastalığını anlamasına yardımcı olmalı ve ailenin bu dönemdeki manevi ihtiyaçları için destek olmalıdır.

Sonuç:Çocuk hemşirelerinin palyatif bakımdaki rollerini gerçekleştirirken, mümkün olduğunca çocuk ve ailenin tercihleri dikkate alarak bakımı planlanması ve çocuğun fiziksel ve bilişsel durumuna uygun ve duyarlı bir şekilde açık ve samimi bir iletişimi sürdürmesi önerilmektedir.



ANNELERİN ÇOCUKLARINA KARŞI DUYGUSAL – FİZİKSEL İSTİSMAR VE İHMALİ

Funda Gül BİLGEN1, Emine HAMŞUOĞLU1, Şenay ŞEKEROĞLU1,

1Kilis 7 Aralık Üniversitesi Yusuf Şerefoğlu S. Y. O.,

Amaç:Genel anlamda çocuğa fiziksel ve psikolojik olarak zarar verme olarak ifade edilen istismar ve ihmal, çocukta benlik kavramının gelişimini olumsuz etkilemekte, çocukların bedensel, cinsel, zihinsel ve psiko-sosyal yönden sağlıklı bireyler olarak gelişmelerini engellemektedir. Çalışma, annelerin çocuklarına uyguladıkları fiziksel ve duygusal istismar-ihmal davranışlarını ve bunları etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır.

Yöntem:Çalışmaya Kilis ilindeki Aile Sağlık Merkezlerine Aralık 2012 - Ocak 2013 tarihleri arasında başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 185 aile alınmıştır. Çalışmanın verileri anne-babaların demografik özelliklerini, aile yapılarını, aile içi şiddet ve ceza yöntemlerinin özelliklerini içeren anket formunda toplanmıştır. Anket formu anneler ile yüz yüze görüşülerek uygulanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS for Windows 16.0 programı kullanıldı.

Bulgular:Araştırma kapsamına alınan annelerin %24,9’unun 26-30, %22,7’sinin de 21-25 yaşları arasında olduğu, %35,7’sinin ilkokul mezunu olduğu, %76,2’nin herhangi bir işte çalışmadığı, %90,3’ünün sigara kullanmadığı saptanmıştır. Babaların %29,2’nin 40 ve üzeri yaşlar arasında olduğu, %28,6’nın ilkokul mezunu, %28,1’inin ise lise mezunu olduğu, %27,6’sının memur, %27’sinin ise serbest meslekte çalıştığı, %52,4’ünün sigara kullandığı ve %9,2’sinin de alkol kullandığı saptanmıştır. Aile yapılarına bakıldığında %81,6’sının çekirdek aile olduğu, %62,7’sinin ekonomik durumunun orta düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Annelerin ifadelerine göre %8,1’inin şiddet gördüğü, %75,1’inin çocuklarının eğitimleriyle ilgilendiği, %82,2’inin çocuklarına sevgilerini belli ettikleri %77,8’inin ise bunu dile getirdiği saptanmıştır. Ailelerin ceza yöntemi olarak %9,1’inin tokat atma, %10,2’sinin dövme, %6,5’inin odaya kapatma, %64,2’sinin bağırma, %14,6’sının tehdit etme, %11,9’unun ise diğer yöntemleri kullandığı saptanmıştır(Birden çok seçenek işaretlenmiştir).

Sonuç:Bu çalışma sonucunda ailelerin çoğunun çocuklarına fiziksel istismar-ihmal, yaklaşık %18,2-22,2 arasında da çocuklarına duygusal istismar-ihmal uyguladığı saptanmıştır.



BİR EĞİTİM HASTANESİNDE ÇALIŞAN ÇOCUK HEMŞİRELERİNİN TOTAL PARENTERAL BESLENMEYE İLİŞKİN BİLGİ VE TUTUMLARININ BELİRLENMESİ

Derya SULUHAN1, Dilek YILDIZ1, Selim KILIÇ2,

1Gata Hio, 2Gatf Halk Sağlığı Bd,

Amaç:Bu çalışma, bir eğitim hastanesinde çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerin total parenteral beslenmeye ilişkin bilgi ve tutumlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.

Yöntem:Kesitsel tipte planlanan bu çalışma, 5 Mayıs-1 Haziran 2012 tarihleri arasında GATF Çocuk Cerrahisi ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniklerinde yürütülmüştür. Çalışmanın evreni 33 hemşire olup bu kliniklerdeki tüm hemşirelere ulaşılmıştır. Araştırmacı tarafından literatür taranarak geliştirilen anket kullanılmıştır. Anket yaklaşık 10-15 dakika içerisinde yüz yüze görüşülerek gönüllülük esasına göre doldurulmuştur. Ön uygulama üç çocuk hemşiresiyle yapılmıştır. İstatistiksel analiz SPSS for Windows 15.0 paket programı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler ortalama, ortanca, standart sapma, en küçük, en büyük, frekans, yüzde olarak verilmiştir. Sürekli değişkenlere ait karşılaştırmalar bağımsız gruplarda t testi ile yapılmıştır. Sürekli değişkenler arasındaki doğrusal ilişki Pearson korelasyon testi ile incelenmiştir. İstatistiksel önemlilik için p<0.05 kabul edilmiştir.

Bulgular:Hemşirelerin %30.3’ünü Çocuk Cerrahisi Kliniği, %69.7’sini Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği hemşireleri oluşturmuştur. Hemşirelerin %6.1’i 25-50, %24.3’ü 50.1-60, %60.6’sı 60.1-70, %6.0’sı 70.1-80 ve %3.0’ı 80.1 ve üzeri puan almıştır. Çocuk Cerrahisi Kliniği hemşirelerinin bilgi puan ortalamaları 62.5±6.9, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği hemşirelerinin bilgi puan ortalamaları 61.7±7’dir. Hemşirelerin çalıştıkları kliniklere göre bilgi puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.79). Ön lisans mezunu hemşirelerin bilgi puan ortalaması 58.5±6.6, lisans mezunu hemşirelerinin bilgi puan ortalaması 64.6±5.9’dur. Hemşirelerin eğitim düzeyine göre bilgi puan ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p=0.009).

Sonuç:Çocuk hemşirelerinin total parenteral beslenme uygulamalarını güvenli bir şekilde yerine getirmeleri, gerekli bilgi ve becerilerin istenilen düzeyde olmasını sağlamak amacıyla her yıl hizmet içi eğitim programının planlanması ve yapılması önerilmektedir.



HEMŞİRELERİN PEDİATRİK HASTALARDA HEMŞİRELİK TANILARINI BELİRLEYEBİLME VE SÜRECİ KULLANABİLME DURUMLARI

SEÇİL BEYECE İNCAZLI1, PINAR AKÇAY1,

1DR. BEHÇET UZ ÇOCUK HASTALIKLARI VE CERRAHİSİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ,

Amaç:Pediatri hemşirelerinin doğru hemşirelik tanılarını belirleyebilme ve tanıya yönelik hasta bakım planlarını kullanabilme durumlarını değerlendirmektir.

Yöntem:Çalışma, tanımlayıcı ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Örneklemini, Ağustos –Eylül 2012 tarihleri arasında Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi E.A.H' nde yatan 102 hastaya yönelik hazırlanan bakım planları ve bunları uygulayan 102 hemşire oluşturmuştur. Çalışmada, literatüre ve gözleme dayalı olarak geliştirilen 44 pediatrik hemşirelik tanısına yönelik bakım planları ve bakım planı değerlendirme kriterlerini, hemşirelerin tanımlayıcı özelliklerini, hemşirelik sürecine ilişkin düşüncelerini içeren veri toplama formu kullanılmış, veriler yüzyüze görüşme yöntemiyle toplanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 12.0 programında yüzdelik hesapları, ki-kare önemlilik testleri kullanılmıştır.

Bulgular:Hemşirelerin %52' si lisans mezunu, %44.3'ü 16 yıl ve üzeri mesleki deneyime sahip, %44.1’i dahili birimlerde çalışmaktadır. Hemşirelerin %82.4’ü hemşirelik süreci ile ilgili eğitim aldıklarını, hemşirelik kuram/modelleri hakkında bilgi sahibi olduklarını belirtirken, %59.8’inin hasta değerlendirilmesine ait ölçme-değerlendirme skalalarını (düşme riski, oral mukozit, ağrı) eksik kullandığı belirlenmiştir. Hemşirelik sürecini uygulamada zorlanan %44.1 hemşirenin, %24.4’ü veri toplama, %15.5’i tanılama aşamasında zorlandıklarını belirtmişlerdir. Hemşirelik sürecini etkin uygulama konusunda karşılaşılan engellerin %25.6’sının fazla kayıt olduğu saptanmıştır. Hastanede hiç kullanılmayan hemşirelik tanılarının olduğu, en sık kullanılan hemşirelik tanısının ise %79.4 oranında enfeksiyon riski olduğu tespit edilmiştir. Eğitim durumu ile skalaların etkin kullanımı, doğru hemşirelik girişimlerinin yeterli düzeyde uygulanabilmesi ve mesleki deneyim süresi ile doğru hemşirelik tanısını belirleyebilme arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmuştur.

Sonuç:Hasta bakım kalitesinin arttırılması için özellikle pediatrik hastalarda konu ile ilgili yeterli araştırmaların yapılmadığı ülkemizde, pediatrik hastalar için uygun hemşirelik bakım standartlarının kliniklerde işlerliğinin sağlanması, yaygınlaştırılması ve bakım kalitesine olan etkisini inceleyen çalışmaların arttırılması önerilmektedir.



PEDİATRİDE PROJEKTİF VERİ TOPLAMA YÖNTEMİ: RESİM ÇİZDİRME

Hatice ERDİM1, Ali HAZEYİ1, Esma SÜLÜ UĞURLU1,

1E.Ü.Ödemiş Sağlık Yüksekokulu,

Amaç:Çocuklar, duygularını anlatmada çoğu zaman zorlanabilirler, olaylar karşısındaki hislerini kelimelerle ifade etmekte bazen yetersiz kalabilirler. Çocukların sözel ve sözel olmayan mesajlarının değerlendirilmesi onların iç dünyalarını anlamamızda önemli katkı sağlar. Çocuklarda kullanılan projektif veri toplama yöntemlerden biri de resim çizdirmedir. Çocukların duygularını algılarını anlamlandırmak için kullanılan projektif bir teknik olan resim çizdirme Pediatri kliniklerinde çalışanlar tarafından sık kullanılan bir yöntemdir. Ancak ülkemizde bu yöntemin kullanımı çok yaygın değildir. Genellikle psikologlar veya ruh sağlığı hekimleri tarafından tanıya yardımcı yöntem olarak kullanılmaktadır. Resim, çocuğun kendi duygu ve düşüncelerinin bir ürünü olduğu için özellikle okulöncesi dönemde çok önemlidir. Çocuk için resim, zaman zaman dilin yerine geçer. Sözel olarak ifade edemediği olayları resim yoluyla anlatmaya çalışır. Çocuk, çizdiği resimler aracılığıyla iç dünyasını, bilinçdışı isteklerini, duygularını aktarır. Çocuk resmi, çocuğun zihinsel-duyumsal devimsel gelişim evrelerine bağlı olarak onun iç dünyasındaki gizli duygularını yansıtır, yasanmış bir deneyimini anlatır. Başka bir deyişle resim yapma çocuğa kendisini ifade etme olanağı sağlar. Özellikle okul öncesi dönemdeki çocuklara kolaylıkla uygulanabilecek olan resim çizme yönetiminin çocukla çalışan sağlık personeli tarafından kullanılarak hastaneye yatmaya bağlı anksiyete, agresyon ve depresyon gibi bulguların erken belirlenmesinde, çocuğun hastalığına, hastaneye ya da sağlık çalışanlarına karşı duygularının, algılarının ya da korkularının belirlenmesinde ve çocuğun baş etme mekanizmalarının öğrenilmesinde iyi bir veri toplama yöntemi olduğu bilinmektedir. Bu bildiride projektif veri toplama yöntemi olan resim çizdirme tekniğinin pediatrik veri toplama açısından faydaları tartışılacaktır.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



DERİ PRİCK TESTLERİ HER YAŞTA YAPILABİLİR

Esen DEMİR1, Şule GÖKÇE2, Remziye TANAÇ1, Figen GÜLEN3, Aysen ÖZTÜRK3, Sinem BULUT4, Gökay ÇELİK5, Mesude ATASEVER4, Nurşen Ciğerci GÜNAYDIN3,

1Ege ÜniveristesiÇocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları BD, 2Ege Üniveristesi Çocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları BD, 3Ege ÜniversitesiÇocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları BD, 4Ege Üniversitesi Çocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları BD, 5Ege Üniverstesi Çocuk Alerji ve Göğüs Hastalıkları BD,

Amaç:Alerjen-spIgE ve deri prick testleri alerjik duyarlılığı saptamada temel testlerdir. spIgE’nin tüm yaş grubunda bakılabilir.deri testlerinin küçük yaşlarda güvenilirliğine dair kuşkular vardır. amac yaş gruplarına gore, histamin endürasyon çaplarını saptamak ve yapılabilirlik yaşını belirlemektir.

Yöntem:EÜTF Çocuk Hastanesi Alerji polikliniğine, alerjik yakınmalar ile gelen, 1075 hastanın deri testi sonuçları değerlendirilmiştir

Bulgular:Ortalama histamin endürasyon çapları 8,24 ± 2,03 (4-17 mm)dir. Deri testleri ile histamin endürasyon çapları herhangi bir alerjene duyarlılık saptanmayan hastalarda 8,12±2,14(0-17 )mm, alerjen duyarlılığı saptanan hastalarda ise 8,24±2,03( 4-17) mm olup aralarında fark yoktur (p=0,312). Tüm hastalarda, histamin yanıtı, pozitiflik sınırı olarak önerilen 3 mm ve üzerindedir ve yaş büyüdükçe özellikle, 5 yaş üzerinde belirgin artmaktadır. Hastaları yaş gruplarına göre sınıflandırdığımızda; (0-6 ay, 7-12 ay, 13-24 ay, 25-60 ay , 61-120 ay ve >120 ay) histamin endürasyon çapları sırasıyla (6,94 ±1,3), (7,3 ±2 3), (7,76 ± 2,06), ( 7,35 ±2), ( 8,32 ±1,96) ve (8,74 ± 2,06)dır. >5yaş hastaların deri duyarlılığı <2 yaştaki hastalara göre anlamlı yüksektir(p:0.00). İki yaştan küçük ve büyük çocuklarda fark belirgin değilken, 5 yaş altı ve üstü olarak hastalar ayrıldığında histamin endürasyon çapları 7,35 ±1,9 ve 8,5± 2 dir ve fark istatistiksel anlamlıdır(p=0,00). Aeroalerjen duyarlılığı olan hastaların histamin endürasyon çapları, duyarlılığı olmayanlardan ve gıda alerjisi olanlardan anlamlı olarak yüksektir(p:0.01). Gıdalarla olan farkın, bu grubundaki çocukların yaşça büyük olmasından kaynaklanabileceği düşünülmesine karşın aeroalerjen pozitif ve negatif gruplarda yaş farkı belirgin değildir.

Sonuç:Deri prick testlerinde histamin deri duyarlılığı tüm yaş gruplarında pozitiflik sınırının üzerindedir ve her yaş grubunda güvenle kullanılabililir bir testtir.



DERİ PRİCK TESTLERİ VE SPIGE YAŞ DEĞİŞKENLİĞİ

Esen DEMİR1, Şule GÖKÇE1, Remziye TANAÇ1, Figen GÜLEN2, Aysen ÖZTÜRK1, Sinem BULUT1, Gökay ÇELİK1, Mesude ATASEVER1, Nurşen Ciğerci GÜNAYDIN1,

1Ege Üniversitesi, Çocuk Gögüs Hastalıkları BD, 2AEge Üniversitesi, Çocuk Gögüs Hastalıkları BD,

Amaç:Alerjinin laboratuvar tanısında en sık kullanılan testler alerjen-spIgE ve deri prick testleridir. Duyarlılık ve güvenilirlikleri benzerdir. Çalışmamızın amacı alerjik hastalık tanısında IgE ve deri prick testleri ilişkisi ve yaşla değişkenliğini saptamaktır.

Yöntem:Çocuk alerji polikliniğine alerjik hastalık düşünülerek gelen, 0-22 yaş arasında 1075 hastanın sonuçları değerlendirilmiştir

Bulgular:Hastaların %.61.7(n:664)’i erkek,%38.3(n:412)’i kızdır. Hastaların %70.9(n:763)’de deri testleri ile alerjen duyarlılığı saptanmıştır, aeroalerjen ve besin duyarlılığı duyarlılığı deri testleri ve sp-IgE ile sırasıyla (%77.5ve %66.4) ve (% 63 ve %50.2) dir. Aeroalerjen-spIgE değerleri yaşla yükselip 24 aydan sonra pozitifleşmektedir (0-24 ayda 0.15±12.2KUI ve 25-60ayda 4.7±43.5KUI)(p:0.00). Bu fark 5. yaştan sonra daha da artmaktadır(0-5yaş:0.3±23.6, >5yaş:8.5±45.4.KUI)(p:0.00). Gıda-sp IgE ortalaması büyük yaş grubunda küçüklere göre daha düşüktür(0-24ay:0.41±7.6) ve 25ay ve üstü (0.3±17.9)(p:0.00). Gıda-spIgE pozitifliği 0-6 ay grubunda %48.6 oranında iken 5 yaş üstünde %11.1 dir(p:0.00). Aeroalerjen-sp IgE (+) ve(-) hastaların(n:384) deri prick test pozitifliği sırasıyla %82.3 ve %32.6 olup aradaki ilişki anlamlıdır(p:0.00). Aeroalerjen veya gıda-spIgE pozitifliği olan hastalarda bu alejenlere deri prick test endurasyon çapları, negatif olanlara gore belirgin büyüktür(p:0.00). Deri prick test ile karşılaştırıldığında >spIgE:0.35kUI/l’ %80 pozitif prediktif,%78negatif prediktif değerdedir.

Sonuç:Atopik yürüyüşe uygun şekilde küçük hastalarımızdaki gıda duyarlılığı yaşla birlikte yerini çevresel alerjen duyarlılığına bırakmaktadır. Alerjik çocuklarda deri prick testi ve serum spIgE değerleri(aeroalerjen ve gıda) uyumlu testlerdir. Test seçimi zaman ve maliyet göz önüne alınarak yapılmalıdır.



HASTA GÜVENLİĞİ

Duygu KARAARSLAN1,

1CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK YÜKSEKOKULU,

Amaç:Güvenlik ev, işyeri ve toplumda olduğu kadar sağlık bakımının da odaklandığı bir konudur. Hasta güvenliği, sağlık bakım hizmetlerinin kişilere vereceği zararı önlemek amacıyla sağlık kuruluşları ve bu kuruluşlardaki çalışanlar tarafından alınan önlemlerin tamamıdır. Bu nedenle hasta güvenliği kurumsal kültürün en önemli parçalarından biri olmalıdır. Hemşireler, bakımın her alanında hasta güvenliği ile iç içedirler. Bu bağlamda hastaların risk ve riskin azaltılması konusunda bilgilendirilmesi, hasta güvenliğinin savunulması ve istenmeyen olayların rapor edilmesi de hemşirenin görevleri arasındadır.

Yöntem:Pediatri klinikleri, hasta güvenliği konularında daha fazla çaba harcanması gerektiren birimlerdir. Hastane, bebek ve çocuk için alışılageldiği çevreden farklı bir ortam olup, sağlığa karşı bir tehlike ve onları belirli bir süre normal çevresinden, fonksiyonlarından alıkoyan bir tehdittir. Bu nedenle, güvenli ve olumlu yönde etkileyici fiziksel bir çevrenin varlığı bebek ve çocuğu fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden etkilediği, iyileşme ve hastanede kalış sürecini kısalttığı bilinmektedir.

Bulgular:Hasta güvenliğini etkileyen en önemli unsurlardan birisi ilaç hatalarıdır ve hastane ortamlarında meydana gelen tıbbi hatalar içerisinde en fazla görülen hata grubunu oluşturmaktadır. Çocuk hastalarda ilaç hatalarının görülme sıklığı yetişkinlere göre daha fazladır. Hemşireler ilaç uygulama sürecinde ilaç hatalarını belirlemeye yönelik ilaçları son kontrol eden sağlık personeli olduklarından, ilaç hatalarının azaltılmasında ve önlenmesinde önemli bir pozisyona sahiptirler.

Sonuç:Hemşirelik hizmetleri yönetimi; hasta güvenliği kültürünün oluşturulması, geliştirilmesi ve hemşirelik hizmetlerinin sunumuna yansıtılması için stratejiler geliştirilmelidir. Hastanelerde ortaya çıkan hatalı olayları ortadan kaldırmak üzere kurulacak sistemli yaklaşımda; konuya ilişkin veri toplanması, araştırılması, sistemdeki sorunlara karşı stratejilerin geliştirilmesi ve kurumda hataların korkmadan ve çekinmeden bildirildiği bir hasta güvenliği kültürünün yaratılması yer almalıdır.



PEDİATRİK HASTALARDA MİNÖR İNVAZİV GİRİŞİMLER SIRASINDAKİ AĞRININ AZALTILMASINDA KANITA DAYALI UYGULAMALAR

Beste ÖZGÜVEN ÖZTORNACI1,

1İzmir Üniversitesi,

Amaç:Her birey yaşamının erken dönemlerinde yaralanma ile ilişkili ağrı deneyimiyle karşılaşır. İnvaziv girişimler, tanı ve tedavi amacıyla sıklıkla uygulanan ve oldukça ağrı verici uygulamalardır. İnvaziv girişimler sırasında hemen her insan ağrı ve huzursuzluk yaşar (Candan, Kaymakçı, 2005). Çocukların yaşadıkları ağrı da sıklıkla yapılan invaziv girişimler sırasında olmaktadır (Derebent, Yiğit, 2006). Sıklıkla tekrarlanan bu ağrılı girişimler ve stres verici ortam, çocukların klinik seyrini etkileyerek fizyolojik ve metabolik sorunlar yaşamalarına yol açmakta; ayrıca nörolojik ve davranışsal gelişimlerini olumsuz yönde etkilemektedir (Derebent, Yiğit, 2006; Emir, Cin, 2004). Bu sebeple çocuklarda ağrı yönetimi önemlidir. Ağrı yönetimi; çocuğun ağrısının değerlendirilmesini, uygun ağrı giderici müdahalenin seçilmesini, müdahalenin uygulanmasını ve müdahalenin etkinliğinin değerlendirilmesini içerir (Twycross, Dowden, Bruce, 2009). İnvaziv girişimlerde ağrı giderici müdahaleler için pek çok farmakolojik ve non-farmakolojik yöntem kullanılmaktadır. Bunlar arasında; bebeği anne kucağına alma, pozisyon değişimi, sallama, dokunma, müzik dinletme, şarkı söyleme ve konuşma, çevresel uyaranları azaltma, emzik verme, emzirme, anne sütü, sukroz solüsyonu, glukoz solüsyonu, EMLA gibi anestezik krem ve parasetamol gibi analjezik ilaçlar gibi uygulamalar yer almaktadır. Bu yöntemlerin tek başına ya da birlikte kullanımıyla ağrı yönetimi sağlanmaktadır. (Kassab, et all., 2013; Riddel et all, 2012; Dinçer, Yurtçu, Günel, 2011; Derebent, Yiğit, 2006). Bu çalışmada pediatrik hastalarda minör invaziv girişimler sırasında çocuğun yaşadığı ağrının giderilmesinde kullanılan kanıta dayalı uygulamalardan örnekler yer almaktadır.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



ANİ BEBEK ÖLÜMÜ SENDROMUNU ÖNLEMEDE YENİDOĞAN HEMŞİRESİ NE YAPABİLİR?

Mihriban GÜNEŞ1, Selmin ŞENOL2, Hafize ÖZTÜRK CAN3,

1E.Ü. SBE– Ebelik A.D. Y.Lisans Öğrencisi, 2E.Ü. İzmir Atatürk SYO-Hemşirelik Bölümü Öğretim Üyesi, 3E.Ü. İzmir Atatürk SYO-Ebelik Bölümü Öğretim Üyesi,

Amaç:Bu derleme, yenidoğanın bakımında ve ailenin doğru bilgilerle donatılmasında yer alan yenidoğan hemşiresinin, bebek ölüm nedenleri arasındaki ABÖS’nun önlenebilirliğindeki rolüne dikkat çekmek ve bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla planlanmıştır.

Yöntem:Literatür taraması; Derleme

Bulgular:Ani Bebek Ölümü Sendromu (ABÖS), hiçbir sağlık sorunu olmayan bir yaşın altındaki bebeklerin beklenmedik bir biçimde ölmesi ve nedeninin otopsi ile açıklanamamasıdır. ABÖS gelişmiş ülkelerde süt çocukluğunda sık görülen ölüm nedenlerinden biri olarak bildirilmektedir. Sosyal eşitsizlikler, prematürite, annenin sigara içmesi, bebeğin uyku düzeni ve uyuduğu çevre, uyanamama ve çevre kirleticiler önemli risk faktörleridir. Son literatür bilgileri ise ABÖS’nun patogenezinde bilinen risk faktörleri ile bu faktörlere maruz kalma, genetik durum ve beyin sapı nörolojik ileti fonksiyon bozukluğu arasındaki bağlantıya odaklanarak, yenidoğan izlemine dikkat çekmektedir.

Sonuç:Yenidoğanın doğumdan sonraki sürecinde yaşam bulgularını, potansiyel riskleri-tehdit oluşturabilecek olası varlık ya da yoklukları- değerlendiren ve ailenin nitelikli bakım sunumuna hazırlanmasını sağlayan “yenidoğan hemşiresi”, ABÖS’nun önlenebilirliğinde de önemli bir rol üstlenmiştir.



ZİHİNSEL ENGELLİ ÇOCUKLARIN İHMAL VE İSTİSMARINDAN KORUNMASINDA HEMŞİRELİK ROLÜ

Mihriban GÜNEŞ1, Selmin ŞENOL2, İlkay ÜNAL1,

1E.Ü. SBE– Ebelik A.D. Y.Lisans Öğrencisi, 2E.Ü. İzmir Atatürk SYO-Hemşirelik Bölümü Öğretim Üyesi,

Amaç:Bu çalışmada, zihinsel engelli çocuklarda çocuk ihmal ve istismarına fırsat yaratacak potansiyel risk durumlarına dikkat çekerek; çocuk sağlığı hemşiresinin erken tanı fırsatını yakalayabilme ve zihinsel engelli çocuğun yaşam kalitesine katkıda bulunabilme, rolüne dikkat çekmek amaçlanmıştır.

Yöntem:literatür taraması; Derleme

Bulgular:Çocuk istismarı çocuğun sorumluluk ve güven duygusuna, sağlığına, yaşamına, gelişimine, özsaygısına zarar verebilen, fiziksel ve/veya emosyonel kötü davranışı, cinsel istismarı, ihmali ve çocuğun ticari çıkar için kullanılmasını içeren her türlü davranıştır. Her iki cinste tüm yaş gruplarında, her sosyoekonomik düzey ve kültürde görülebilir. İhmal ve istismar tüm toplumlarda karşılaşılan, hem sağlıklı hem de engelli çocukların gelişimini olumsuz etkileyen, hatta ölüme neden olabilen önemli bir konudur. İstismar; fiziksel, duygusal ve cinsel olabilirken ihmal; duygusal ve fiziksel olabilir. Engelli çocukların içinde özellikle zihinsel engeli olan çocukların istismar ve ihmal ile karşılaşma riski daha yüksektir. İhmal ve istismara uğrayan zihinsel engelli çocuklara yaklaşımda hemşirenin önemli sorumlulukları vardır. Hemşire, bakım rolünün yanı sıra çocuğun korunmasını sağlayacak koruyucu, eğitici, danışmanlık rolünü de sergiler.

Sonuç:Hemşirelerin, ihmal ve istismar edilen çocuğu, aileyi tanıyabilmesi için çocuk ve aile hakkında kapsamlı bir bilgiye sahip olması, iyi bir gözlemci olması gerekmektedir. Çocuğun nöromotor gelişimini takip edebilmelidir. Gülümsemesi, oturması, konuşmasını gözlemlemelidir. Hastaneye çeşitli nedenlerle gelen çocukların ailelerinden öykü, fiziksel muayene ve deneyimleriyle ihmal ve istismar olgularını tanılayabilmelidir.



FENİLKETONÜRİ İZLEMİNDE OBEZİTE

Yasemin ATİK ALTINOK1, Ebru CANDA1, Melis KÖSE1, Mehtap KAĞNICI1, Sema KALKAN UÇAR1, Mahmut ÇOKER1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Metabolizma-Beslenme Bilim Dalı,

Amaç:Yenidoğan döneminde tanı alan ve fenilalanin kısıtlı diyetle beslenen 52 fenilketonüri (PKU), 18 hiperfenilalaninemili (HFA) toplam 70 olgunun ağırlık (kg), boy (m) ve beden kitle indeksi (BKİ- kg/m²) değerleri Türk çocukları için oluşturulan referans büyüme eğrileri ile karşılaştırılarak obezite sıklığının saptanması amaçlanmıştır.

Yöntem:

Bulgular:Olguların yaş ortalaması 3.07±2.24 (min 0.08, mak 8.83 ) yıldır. Olguların % 41.4 ü kız, %58.6 sı erkektir. PKU’lu ve HFA’li olgular birlikte değerlendirildiğinde yaş-cinsiyete göre oağırlık, boy ve BKİ Z skorları ortalamaları sırasıyla 0.16±1.11, -0.45±1.14, 0.55±1.33 dür. BKİ z skorlarına göre değerlendirildiğinde olguların %14.3’ü obezdir (kızların %13.8’i, erkeklerin %14.6’sı). HFA li olguların vücut ağırlığı z skoru ortalaması (t=2.47, p=0.02) ve BKİ z skoru ortalaması (t=0.89, p= 0.37) PKU li olgulardan daha düşükken; iki grup arasında boy z skoru ortalaması (t=2.03, p=0.37) arasında istatistiksel anlamlı fark yoktur

Sonuç:BKI Z skorlarına göre olgularımızın % 14.3’ünün ( 10 hasta ) obez olması, bu hastaların da % 90’ının FKU’lü olması dikkat çekicidir. Literatürde son zamanlarda yer alan «obezite» uyarısının; hastalarımızın izleminde de uyarıcı olduğu düşünülmüştür.



TAZE VE DONDURULMUŞ ANNE SÜTLERİNİN BESİN İÇERİKLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Sema TANRIVERDİ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Özgün UYGUR1, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları AD, Neonatoloji BD, İzmir,

Amaç:Yenidoğan bebekler için en uygun besin anne sütüdür. Anne sütünün verilemediği durumlarda anne sütü dondurularak saklanabilir. Bu çalısmada taze ve donmus anne sütlerinin besin içeriklerinin uzun dönemdeki değerlerinin araştırılması amaclanmıştır.

Yöntem:Mart 2012 ile Eylül 2013 arasında hastanemiz Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’ nde 38-40 hafta arasında doğum yapan 43 annenin sütleri değerlendirilmiştir. Doğumdan sonraki ilk bir hafta içinde her anneden yaklaşık 35’ er ml anne sütü örnekleri alınıp 7 eşit parçaya ayrıldı. Bu örnekler taze olarak hemen, ayrıca dondurularak 1.,2.,3.,4.,5. ve 6. ayda değerlendirildi. Ayrıca aynı annelerden 1.,2.,3.,4.,5. ve 6. ayda 5’ er ml taze anne sütü alınarak hemen değerlendirildi Anne sütü örnekleri kalori, protein, lipid ve karbonhidrat içerikleri açısından anne sütü analizatörü (Miris Sonicator Manuel User) ile değerlendirildi.

Bulgular:Çalışmaya toplam 43 annenin sütü alındı. Doğum sonrası hemen ve 1.,2.,3.,4.,5.,6. aylarda alınan ve anlık değerlendirilen taze anne sütlerinde aydan aya azalma olmakla birlikte kalori değeri(p=0,223), protein(p=0,230), karbonhidrat(p=0,238), lipid(p=0,213) düzeylerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Dondurulmuş anne sütlerinin hemen ve 6 ay boyunca her ay çözülerek yapılan analizlerinde dondurulmuş anne sütünün kalori, protein, lipid ve karbonhidrat miktarı taze anne sütüne gore düşük olmakla birilikte bu farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir(p=0,123,p=0,115,p=0,444, p=0,458). Dondurma süresi arttıkça anne sütünün kalori ve lipid içeriği azalırken; protein ve karbonhidrat değerlerinde değişim olmamıştır(p=0,558, p=0,678,p=0,296,p= 0,314). Dondurulmuş anne sütünde en fazla değişim gösteren lipid(azalma yönünde) olmuştur.

Sonuç:Taze ve dondurulmuş anne sütünün besin içeriğinde ilk 6 ayda anlamlı bir değişiklik olmamaktadır Özellikle anne sütünün verilemediği durumlarda anne sütünün dondurularak saklanması, taze anne sütüne yakın miktarda kalori, protein, lipid ve karbonhidrat içermesi nedeniyle oldukça önemlidir.



KONJENİTAL KALP HASTALIĞI OLAN YENİDOĞAN BEBEKLERİN OPERASYON ÖNCESİ VE SONRASI AEEG DEĞİŞİKLİKLERİ

Sema TANRIVERDİ1, Demet TEREK2, Mehmet YALAZ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Eğitim Ve Araştırma Hastanesi, Neonatoloji Kliniği, İzmir,

Amaç:Bu çalışmada, konjenital kalp hastalığı nedeniyle opere edilen bebeklerin operasyon öncesi ve sonrası aEEG ile serebral fonksiyon monitorizasyonu yapılarak kardiyak hastalığın ve operasyonun santral sinir sistemi aktivitesine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.

Yöntem:Aralık 2011 ile Aralık 2012 arasında konjenital kalp hastalığı tanısıyla opere edilen 12 bebek çalışmaya alınmıştır. Operasyon öncesi ve sonrası ilk 72 saat içinde aEEG ile monitorizasyonu yapılarak aEEG’deki dört parametre(zemin aktivitesi,uyku-uyanıklık siklusu,alt ve üst amplitud değerleri) skorlanarak değerlendirilmiş ve bu dört parametrenin skorları toplanarak toplam skorlar hesaplanmıştır. Sağlıklı term bebeklerde beklenen skor 13 olarak bildirilmiştir.

Bulgular:Çalışmaya alınan toplam 12 bebeğin 6’sında siyanotik, 6’sında da asiyanotik konjenital kalp hastalığı saptandı.Ortalama aEEG çekim süresi 29,00±12,66(12-53) saatti. Operasyon öncesi ortalama serebral fonksiyon monitorizasyon(CFM) skoru 4,80±2,78(2-11), operasyon sonrası CFM skoru 7,00±2,44(3-9) olarak saptandı. Operasyon sonrası CFM skoru daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(p=0,223). Siyanotik ve asiyanotik kalp hastalığı olan hastaların CFM skorları operasyon öncesi ve sonrası için ayrı ayrı karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı(p=0,265; p=0,154).

Sonuç:Bu çalışmada konjenital kardiyopati nedeni ile opere olan yenidoğanlarda hem operasyon öncesi hem de operasyon sonrası aEEG skorları normal beyin maturasyonunu tamamlamış bebeklere göre düşük saptanmıştır. Operasyon sonrası çok erken dönemde yapılan serebral fonksiyon monitorizasyon skorlamalarında istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir iyileşme görülmüştür. Bu düzelmenin istatistiksel olarak anlamlı düzeye erişmemesi, operasyon sonrası değerlendirmenin ilk 72 saat içinde yapılmış olmasına, opere olan hastaların yarısına kardiyopulmoner bypass uygulanmamasına ve kardiyopulmoner bypass uygulanan hastalarda da sürenin kısa olmasına bağlı olabilir. Serebral fonksiyonların monitorizasyonu ciddi konjenital kardiyopatili hastalarda serebral etkilenmenin derecesinin gösterilmesi ve nörolojik prognozun tahmini açısından bilgi verici olabilir.



AĞIR APLASTİK ANEMİLİ ÇOCUKLARDA AT KAYNAKLI ANTİ TİMOSİT GLOBULİN(ATGAM) İLE BAŞARILI BİR DESENSİTİZASYON PROTOKOLÜ

Esen DEMİR1, Nurşen CİĞERCİ GÜNAYDIN1, Nihal KARADAŞ2, Figen GÜLEN1, Remziye TANAÇ1, Şefika ESEN2, Mesude ATASEVER1, Deniz YILMAZ2,

1Ege Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji Bilim Dalı, 2Ege Üniversitesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı,

Amaç:Uygun kardeş donörü olmayan edinsel aplastlk anemili(AA) hastalarda at kaynaklı anti timosit globulin(h-ATG)(ATGAM)ilk tedavi seçeneğidir. h-ATG heterolog bir serum olduğundan, anafilaksi riski vardır. Verilmeden önce hastanın hipersensitivitesinin değerlendirilmesi için deri testi yapılması önerilmektedir. Hipersensitivite varlığında alternatif tedavi seçenekleri aranmalıdır. Her nekadar desensitizasyonun da alerji ve anafilaksi riski varsa da, alternatif tedavi seçeneği olmayan hastalarda desensitizasyon şansı denenmelidir.

Yöntem:EÜTF Çocuk Hastanesinde tedavi edilmekte olan ağır AA ‘lı hastalara h-ATG tedavisinden önce dilüe edilmemiş h-ATG solüsyonu ile deri prick test uygulanmıştır. Deri testleri negatif olan hastalara 1/1000, 1/100, 1/10 oranlarında dilüe edilmiş ve ardından tüm solüsyonla h-ATG ile intradermal deri testi uygulanmış ve >10 mm endürasyon tüm dilüsyonlar için pozitif kabul edilip, h-ATG desensitizasyon programına alınmışlardır. Desensitizasyon, IV olarak 0.1 ml (0.0025 mg) 1/1000 dilüe h-ATG ile başlanıp 30dk aralarla doz iki katına çıkarılarak her hasta için planlanan doza kadar arttırılmıştır. Desensitizasyon sırasında hastalar kan basıncı, nabız, solunum sayısı, oksijen satürasyonları açısından 15 dakika aralarla monitörize edilmiştir. Tüm tedavi uzman alerjist tarafından izlenmiştir.

Bulgular:İntradermal deri testleri pozitif bulunan, yaşları 7-16.5(ort:11.2) arasında ağır AA’lı beş(4 erkek, bir kız) hastada desensitizasyon programı uygulanmıştır. Desensitizasyon ve sonrasında hiçbir hastada alerjik reaksiyon gözlenmemiştir. Bir hastada desensitizasyondan 7 gün sonra artralji saptanmıştır. Tüm hastalar ATG tedavi programını(h-ATG, 8gün, prednizolon, cyclosporine A, Granülosit Koloni Stimüle edici faktör ile birlikte, 20mg/kg/gün dozda) tamamlamışlardır.

Sonuç:Aplastik anemili çocuklarda uygulanan h-ATG ile başarılı bir desensitizasyon programı sunulmuştur. Alerjik yan etkiler olabilmesine karşın beklenen yararın çok yüksek olması nedeniyle deneyimli kişilerce sürekli gözlem altında yapıldığında protokolümüz güvenli ve etkili bir tedavi şeklidir.



ANNE SÜTÜNÜ ARTIRAN FAKTÖRLERE İLİŞKİN GÖRÜŞ VE YAKLAŞIMLAR

Sema TANRIVERDİ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Ayten EGEMEN2, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Sosyal Pediatri Bd, İzmir,

Amaç:Pek çok yiyecek ve içecek geçmişten günümüze anne sütünü arttırıcı (galaktogog) olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı toplumun anne sütününün arttırılması ile ilgili görüş ve yaklaşımlarının araştırılmasıdır.

Yöntem:Bu çalışmada İzmir ilinde Mart-Haziran 2007 tarihleri arasında araştırmaya katılmayı kabul eden 18-60 yaş arasında 300 anneye emzirme deneyimlerininin ve anne sütü üzerine etkin faktör ve yiyeceklerin sorgulandığı bir anket uygulanarak, annelerin galaktagoglara ilişkin görüş ve deneyimleri değerlendirilmiştir.

Bulgular:Annelerin ortalama yaşları 35,13 ± 9,16 (19-60) ve ortalama doğum sayısı 1,8 ±1 (1-7) idi. Annelerin % 44’ü üniversite mezunu, % 25,7’si ilkokul mezunu, % 20,3’ü lise mezunu % 8,3’ü ortaokul mezunu, % 0,3’ü okur-yazar, % 1,3’ü okuma yazma bilmiyordu. Sadece anne sütü verme süresi ortalama 4,35 ± 3,27 ay (1-9); toplam anne sütü verme süresi ortalama 9,35 ± 8,65 aydı. Çalışmaya alınan annelerin 263’ü (% 87,7’si) anne sütününün sadece beslenme ile artabileceğini düşünüyorken, 287’si(% 95,7’si) su, yiyecek, içecek ve ilaçlarla anne sütünün artabileceğini düşünmekteydi. Annelerin %95’i suyun, % 81,3’ü ayranın, % 79,3’ü inek sütünün, %78,7’si tahin helvasının % 77,7’si soğanın, %68,3’ü pekmezin, %63,7’si börülcenin, % 61’i bulgurun, %48’i ısırgan otunun, %44,3’ü loğusa şerbetinin, % 35,7’si çayın, %37’si maydonozun, %29,3’ü karaciğerin, %15’i kestanenin ve %2’si kolanın anne sütü arttırmada etkin olduğunu belirtmiştir.

Sonuç:Birçok ilaç, yiyecek ve şifalı bitkiler galaktogog(anne sütünü arttırıcı) olarak sayılabilir. Ülkemizde su, ayran, inek sütü, soğan, börülce gibi anne sütünü arttırdığı belirtilen yiyecek ve içeceklerin etki mekanizmaları bilinmemekle birlikte emzirme döneminde yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Emziren annelerinin dietlerinin anne sütü miktar ve içeriğine ilişkin objektif ölçümlerin yapıldığı çalışmalarla toplumda yaygın kabul gören yaklaşımların faydaları netleştirilmelidir.



LOKAL ANESTEZİKLE METHEMOGLOBİNEMİ GELİŞEN YENİDOĞANIN NONİNVAZİV TANI VE TAKİBİ

Özgün UYGUR1, Şefika ESEN1, Sema TANRIVERDİ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları ABD Neonatoloji BD,

Amaç:Methemoglobinemi kalıtsal veya edinsel nedenlere bağlı olarak gelişebilmektedir. Yüksek methemoglobin (MetHb) düzeyleri siyanoz, taşikardi, kusma, letarji ve komaya sebep olur. MetHb %70 ve üzeri değerler ise ölümcüldür ve erken tanı yaşam kurtarıcıdır. Sünnet için lokal anestezik preparatın uygulanmasından sonra methemoglobinemi gelişen ve yenidoğan döneminde literatürde ilk kez noninvaziv olarak tanı konup MetHb düzeyleri takip edilen bir olguya ilişkin deneyimimiz sunulmuştur.

Yöntem:

Bulgular:Siyanoz nedeniyle getirilen 18 günlük erkek bebeğin öyküsünde dört saat once sünnet için lidokain ve prilokain içeren lokal anestezik preparatın uygulandığı öğrenildi. Fizik bakıda siyanoz dışında özellik saptanmadı. Olgu noninvaziv olarak Massimo Rainbow SET® Radical7 pulse oksimetreyle monitorize edildi ve MetHb değeri %29 olarak ölçüldü. Eş zamanlı kan gazında MetHb: %29,9 saptandı. Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) düzeyi normal sınırlardaydı. Masimo monitor ile izlemde MetHb düzeyleri on dakika içinde %50’ye yükselen hastaya 2 mg/kg/doz intravenöz metilen mavisi on dakikalık infüzyon şeklinde uygulandı. İnfüzyonun bitiminde MetHb düzeyi %3,8, 1.saatin sonunda %1,1 ölçüldü. İzlemde MetHb düzeyinde yükselme olmadı.

Sonuç:Methemoglobinemi kalıtsal veya çoğunlukla edinsel nedenlere bağlı olarak gelişebilmektedir. Methemoglobineminin klinik bulguları yaşamın ilk üç ayında deriden hızlı emilime bağlı lokal anesteziklerin terapötik dozlarında dahi gelişebilmektedir. Bu nedenle yenidoğan döneminde sünnet endikasyonu konusunda dikkatli değerlendirme gereklidir. Hemoglobin düzeylerinin noninvaziv monitorizasyonu hızlı ve yaşam kurtarıcıdır. Metilen mavisiyle tedavi edilen olgumuzdaki gibi oksihemoglobin düzeyi yanında MetHb değerlerini de ölçebilen yeni cihazlarla noninvaziv tanı ve takip mümkündür.



YENİDOĞAN BEBEKLERDE KURU KAN ÖRNEKLERİNDE LİZOZOMAL ENZİMLERİN REFERANS ARALIKLARI- CİNSİYET VE GESTASYONEL YAŞIN ETKİLERİ

Ozan ALDEMİR1, Pelin ERGÜR1, Sezgin GÜNEŞ2, Özge ALTUN KÖROĞLU2, Mehmet YALAZ2, Nilgün KÜLTÜRSAY2, Mahmut ÇOKER3, Eser SÖZMEN1,

1Ege Üniversitesi Biyokimya ABD, 2Ege Üniversitesi Nonatoloji BD, 3Ege Üniversitesi Metabolizma BD,

Amaç:Kalıtsal lizozomal depo hastalıkları (LDH) nadir görülür ve tanı genellikle 7-10 yıl gecikmeli olarak konulabilir. Fabry, Gaucher, Pompe ve Mukopolisakkaridoz Tip 1 gibi sınırlı sayıda LDH için erken tanı, geri dönüşümsüz hasar gerçekleşmeden uygun tedavinin başlanmasına olanak sağlamakta ve yaşam kurtarıcı olabilmektedir Son yıllarda LDH’nın yenidoğanlarda taranması için noninvazif, duyarlı ve özgün testler olan kuru kan örneklerinin kullanımı önerilmektedir. Bu testler lökosit ve/veya fibroblast kültürü ile karşılaştırıldıklarında hızlı sonuçlanmaları nedeni ile ek bir üstünlüğe sahiptirler. Bu çalışmada; lizozomal enzim aktiviteleri için yenidoğan bebeklerde referans değerlerin belirlemeyi ve gestasyonel yaşın enzim aktiviteleri üzerine etkilerini ortaya koymayı amaçladık.

Yöntem:Çalışmaya hastanemizde doğan 130 sağlıklı bebek (70 kız, 60 erkek) dahil edildi. Kordon kanından alınan kuru kan örneklerinde α-glikozidaz, β-glikozidaz ve α-galaktosidaz enzim aktiviteleri florometrik olarak çalışıldı. Referans aralıkları Dixon kural ve 2.5-97.5 persentiller kullanılarak hesaplandı.

Bulgular:Sağlıklı yenidoğanlardan alınan kuru kan örneklerinde α-glikozidaz, β-glikozidaz ve α-galaktosidaz enzim aktiviteleri için eşik değerler sırasıyla 0.57, 0.92 ve 2.18 olarak hesaplandı. α- galaktosidaz enzim aktivitesi erkeklerle karşılaştırıldığında kız bebeklerde anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Doğum şeklinin (normal doğum ya da sezaryen) enzim aktiviteleri üzerine etkisi gözlenmedi. Gestasyonel yaşı 38 haftanın altında olan bebeklerin α-glikozidaz ve β-glikozidaz enzim aktiviteleri gestasyonel yaşı 39-40 hafta arasında olan bebeklerden daha düşüktü.

Sonuç:Lizozomal depo hastalıkları için yenidoğan tarama testlerinin yaygın kullanıma girebilmesi için populasyonun referans ve snır değerlerinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu çalışma ile ülkemizde ilk defa LDH için sağlıklı bebeklerde referans ve eşik değerler belirlenmiştir.



KAWASAKİ HASTALARIMIZIN KLİNİK DEĞERLENDİRİLMESİ

Sibel BOZABALI1, Aynur MAMMADOVA2, Ertürk LEVENT2, Ruhi ÖZYÜREK2, Zülal ÜLGER2,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi,

Amaç:Kawasaki hastalığı koroner arterleri tutabilen bir vaskülit olup yapılan çalışmalar enfeksiyöz ajanın,genetik olarak yatkınlığı bulunan çocuklarda hastalığa neden olduğunu ileri sürmektedir.Bu çalışmada kawasaki tanılı hastalarımızın klinik özelliklerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem:Kawasaki tanılı hastalar retrospektif değerlendirilmiştir.

Bulgular:Çalışmamızda toplam 72 kawasaki tanılı hasta değerlendirildi. Hastalarımızın %42’si kız,%58’i erkekti,ortalama tanı yaşı 35±26 ay idi. Hastalarımızın %50’si Ocak-Nisan aylarında tanı almış olup,viral hastalıkların bu dönemde daha sık gözlendiği düşünüldüğünde etiolojide enfeksiyöz bir ajanın varlığı desteklenmektedir. Klinik özelliklerimiz; ortalama ateşli gün sayısı 9.4±6.4,en sık bulgu orafarinks tutulumu(%89),en seyrek el-ayaklarda deskuamasyon(%62). 14 yıllık çalışma süresince 21 hasta atipik Kawasaki kabul edildi,bunların %42’si özellikle son 3 yılda tanı almıştır.Bu durum son yıllarda kawasaki hastalığına karşı farkındalığın artmış olabileceğini düşündürmektedir.Olgularımızın %45.8'inde koroner arter tutulumu tespit edilmiş olup en sık LCA’in tutulduğu gözlenmiştir(%34.7). Tüm hastalarımıza İVİG+ASA verilmiştir.Bir hastamıza enfeksiyon kontrol altına alınamadığı için ek olarak steroid verilmiştir. 11 hastada koroner arterlerin normal boyutlara döndüğü,21 hastada ise gerileme gözlendi. Steroid verilen tek hastamızda ise koroner arter boyutu aynı kalmıştır.

Sonuç:Bu çalışma ile son yıllarda kawasaki hastalığına karşı duyarlılığın ve farkındalığın artmış olduğu gözlenmiştir.



ÇOCUKLARDA ROTAVİRÜS VE ADENOVİRÜS GASTROENTERİTİ OLGULARININ SIKLIĞI

FUNDA GÜL BİLGEN1, GÜLCİHAN GÜZELDAĞ2, ŞENAY ŞEKEROĞLU1,

1Kilis 7 Aralık Üniversitesi Yusuf Şerefoğlu S.Y.O., 2Kilis 7 Aralık Üniversitesi Fen Edeb.Fak.,

Amaç:Akut gastroenterit insidansı yaşla, mevsime ve coğrafi bölgeye göre değişiklik göstermektedir. Rotavirus bütün dünyada tüm çocuklarda akut gastroenteritin major etkeni olup çocuk ölümlerinin en önemli sebebidir. Yaptığımız çalışmanın amacı bölgemizde akut gastroenteritli çocuklarda rotavirus ve adenovirüs infeksiyonlarının en sık rastlanılan ilkbahar ve yaz ayları içerisinde cinsiyete bağlı insidansını değerlendirmektir.

Yöntem:Bu çalışmaya Mart 2012-Temmuz 2012 tarihleri arasında Kilis Devlet Hastanesinde 5 yaş altı akut gastroenterit şüphesi ile başvuran çocuklara ait dışkı örnekleri sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya rotavirus ve adenovirus tanısı alan toplam 87 çocuk alındı. Tüm bilgiler geriye dönük olarak hasta kayıtlarından elde edildi.

Bulgular:Toplam 87 gastroenteritin %92’si Rotavirüs, %8’i ise Adenovirüs gastroenteriti olarak bulunmuştur. Rotavirüs ve adenovirüs gastroenteritinin prevalansı (%39,1) Temmuz ayında daha fazla görülürken Mart ayında ise en düşük oranda(%9,19) bulunmuştur. Cinsiyetler arasında gastroenterit görülme oranına baktığımızda kız çocuklarında (%50,7) rotavirüs gastroenteritinin çok az bir farkla erkeklerden daha sık görüldüğü, adenovirüsün ise erkek çocuklarda(%71,4) oranıyla daha fazla görüldüğü tespit edildi.

Sonuç:Rotavirüs ve adenovirüs enfeksiyonları ilimizde sorun olarak halen devam etmektedir. Genellikle çocuklardaki gastroenteritlerin önemli bir nedenidir ve özellikle yaz aylarında görülen ishallerde mutlaka araştırılmalıdır.



PREMATÜRE BEBEKLERDE GAVAJLA VERİLEN SÜT ISISININ BESLENME İNTOLERANSI ÜZERİNE ETKİLERİ

Özgün UYGUR1, Nazmiye CAN1, Sema TANRIVERDİ1, Mehmet YALAZ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları ABD Neonatoloji BD,

Amaç:Beslenme intoleransı prematürelerde en sık görülen problemlerdendir. Prematürelerde gavajla verilen süt ısısının beslenme intoleransına etkilerine dair yapılmış çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada prematüre bebeklerde süt ısısının beslenme intoleransı üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.

Yöntem:Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak 2012- Aralık 2012 tarihleri arasında yatan, gestasyonel haftası 34 haftanın altında doğan olgular çalışmaya alındı. Bebekler körlemesine sıcak ve soğuk grup olarak ayrılarak sıcak gruptaki bebekler anne sütü sıcaklığına(ASS) uygun olarak 37°C, soğuk gruptaki bebekler oda sıcaklığı(OS) olan 24°C sıcaklıkta beslendi. Verilen miktarın % 50’sinin üzerindeki rezidüler anlamlı olarak kabul edildi.

Bulgular:Çalışmaya alınan 25 yenidoğan ASS, 22 yenidoğan ise OS grubunu oluşturdu. ASS grubunun ortalama gestasyonel haftası 30,16±2,23(25-33) hafta, OS grubunun 31,64±2,01(27-34) hafta iken (p<0,05) ASS grubunun doğum ağırlığı 1437±353 gram, OS grubunun 1593±463 gram bulundu(p>0,05). Çalışma süresince ölçülen ortalama rezidü sayısı ASS grubunun 1,68±2,13, OS grubunun ise 2,55±3,41 bulundu. ASS grubunda sadece anne sütü alan grupta ortalama rezidü sayısı 1,47±1,81, sadece mama alan grupta 3,00±4,24, anne sütüne ek mama alan grupta ise 1,75±2,44 olarak bulundu. OS grubunda ise sadece anne sütü alan grupta ortalama rezidü sayısı 2,50±4,05, sadece mama alan grupta 2,33±0,58, anne sütüne ek mama alan grupta ise 2,80±2,78 idi. Çalışmada 8 olgu evre 1a nekrotizan enterokolit(NEK) tanısıyla izlendi.

Sonuç:Çalışmada iki grup arasında total enteral beslenmeye geçiş süresi, doğum kilosuna ulaşma zamanı, yatış süresinde fark saptanmamıştır. Prematüre bebeklerin 37°C beslenmesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da ortalama rezidü sayısının daha az olması nedeniyle; oda ısısı yerine anne sütü sıcaklığında beslenmenin daha çok araştırılması gerektiği düşünüldü.



YENİDOĞAN YOĞUN BAKIM ÜNİTEMİZDE YATAN BEBEKLERİN İŞİTME TARAMA TESTİ SONUÇLARI

Özgün UYGUR1, Sema TANRIVERDİ1, Mehmet YALAZ1, Aslı AKAY1, Nazmiye CAN1, Serpil DENİZ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Fatih ÖĞÜT2, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları ABD Neonatoloji BD, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Ve Boğaz Hastalıkları ABD,

Amaç:Doğumsal işitme kaybı mevcut teknoloji sayesinde erken dönemde tarama programı ile tanı konabilen, erken tedavi ile gelişimsel gecikmenin önlenebildiği ve %2 insidansı ile yenidoğan döneminde taranan tüm doğumsal anomalilerden daha sık görülen bir bozukluktur. Bu nedenle, tüm yenidoğanların ilk bir ay içinde taranması, işitme kaybının ilk üç ayda doğrulanması ve işitme kaybı olan olgulara da ilk altı ay içinde gerekli müdahalenin yapılması önerilmiştir. Bu çalışmada yenidoğan ünitemizde yatan olguların işitme taraması sonuçları incelenmiştir.

Yöntem:Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’ne (3. ve 2.Düzey) Nisan 2010-Aralık 2012 tarihleri arasında yatan olguların kayıtları incelendi. Olgulara yatışı sırasında deneyimli ve yetkili üç hemşire tarafından Transient Evoked Ototakustik Emisssions (TOAE) testi yapıldı. Taburculuk öncesi KBB'de Auditory Brainstem Responses (ABR) testi yapıldı veya test için randevu alınarak sonuçları takip edilerek kaydedildi.

Bulgular:Toplam 571 olgunun kayıtları incelendi. TEOAE testinin tek başına 290 olguya yapıldığı, 8 olguya ise sadece ABR yapıldığı, kalan 274 olguya ise her iki testin de uygulandığı saptandı. Çalışmamızda yenidoğan ünitemizden taburcu olmadan olgulara TEOAE testi uygulanması hedeflenmiş ve %98,5 olguya TEOAE testi yapılmıştır. Ancak izlemde ABR testinin taburcu olduktan sonra yaklaşık %50 olguda eksik olduğu, ABR yapılan %50 olgunun beşte birinde TEOAE testinin anormal olmasına karşın ABR testinin normal olduğu saptanmıştır. ABR’ye göre değerlendirildiğinde TOAE için özgüllük %74,2, duyarlılık %48,9, pozitif prediktif değer %27,2, negatif prediktif değer %88,1 olarak bulunmuştur.

Sonuç: Sağlık Bakanlığı’nın işitme taraması için son önerisi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde sadece ABR yapılmasıdır. Tarama testi sonuçlarımız bu verileri desteklemektedir ve ünitemizde bu öneriler doğrultusunda tüm yatmakta olan hastalara taburcu olmadan ABR testi uygulanmaktadır.



ANNE DİETİNİN ANNE SÜTÜ İÇERİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ

Özgün UYGUR1, Özlem YORULMAZ1, Ayça ETENSEL2, Hediye REYHAN2, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları ABD Neonatoloji BD, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları ABD,

Amaç:Tüm bebekler için ideal olan ilk altı ay sadece anne sütü ile beslenmedir. Bebeğin ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda anne sütünün sağlanması için annelerin yeterli sıvı ve kaloriyi günlük dietleri ile almaları gereklidir. Özellikle prematüre bebeklerde anne sütünün içeriğinin bebeğin büyümesi üzerine önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada anne sütü ile beslenmekte olan prematüre bebeklerin annelerinin beslenme özelliklerinin anne sütü içeriği üzerine etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.

Yöntem:Bebekleri prematürite nedeni ile yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenmekte olan 8 annenin beslenme özellikleri ve anne sütü içerikleri haftalık olarak 1 ay süresince izlendi. Annelerin beslenme verileri uzman diyetisyen tarafından değerlendirilerek kalori hesabı yapıldı. Anne sütü örneklerinde yağ, protein, kalori, kuru ağırlık ve enerji miktarları analiz edildi.

Bulgular:Annelerin beslenme özelikleri incelendiğinde; ortalama 1762±340 kalori aldıkları ve ağırlıklı olarak karbonhidratla beslendikleri görüldü. Çalışma süresince 8 anneden hiçbirinin süt tüketmedikleri, günlük sadece ortalama 200 mL süt ürünü aldıkları saptandı. Anne sütü içeriği değerlendirildiğinde; 100 mL.de ortalama yağ içeriği 4,28±0,92gram, protein içeriği 1,16±0,21gram, karbonhidrat miktarı 6,71±0,17gram, kuru ağırlık 13,10±1,30gram ve ortalama enerji miktarı 71,25±9,90 kkal olarak bulundu. Annelerin aldıkları enerji miktarı ile sütünün kalori, yağ, protein, karbonhidrat içeriği ve kuru ağırlığı arasında bir ilişki mevcut değildi. Anne sütünün yağ ve protein içeriği ile sütün kuru ağırlığı, sütün enerji içeriği ile pozitif bir korelasyon gösteriyordu.

Sonuç:Çalışmamızda annelerin aldıkları kalori miktarları ile süt içeriğinin bir ilişkisinin gösterilememiş olmaması; henüz ayrıntıları daha net olarak ortaya konamamış olan kompansatuvar mekanizmalarla anne depolarından karşılanarak anne sütü içeriğinin korunmasına bağlı olabilir. Ancak bu durumun anne için uzun dönemde olumsuz sonuçlara yol açması olasıdır.



PREEKLAMPTİK ANNE BEBEKLERİNDE ENDOTEL DİSFONKSİYONU, OKSİDATİF STRES VE İNFLAMASYON GÖSTERGELERİ İLE NEONATAL PROGNOZ İLİŞKİSİ

Deniz GÖNÜLAL1, Yasemin AKÇAY2, Özge ALTUN KÖROĞLU3, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY4,

1Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları AD., 2Ege Üniversitesi Biyokimya AD., 3Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları AD., 4Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları AD. ,

Amaç:Preeklamptik anne bebeklerinde endotel disfonksiyonu, oksidatif stres ve inflamasyon göstergelerinin düzeylerinin belirlenmesi ve neonatal prognoz üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.

Yöntem:Çalişmaya 20 preeklamptik anne bebeği, 20 normotansif anneden doğan preterm bebek ve sağlıklı normotansif annelerden doğan 26 term bebek olmak üzere 66 bebek alındı. Kord kanından ADMA, L-Arjinin, nitrotirozin, homosistein ve kitotriozidaz düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Bebeklerin neonatal prognozları değerlendirildi.

Bulgular:Preeklampsi grubunun ortalama doğum ağırlığı 1628.10±502.15 gram, gestasyon haftası 33.05±1.93 hafta, preterm grubun ortalama doğum ağırlığı 1887.00±646.39 gram, ortalama gestasyon haftası 32.90±2.67 hafta olarak benzerdi. Preeklampsi grubunun ADMA düzeyi preterm gruptan yüksek (p<0.001), term grup ile ise benzerdi (p>0.05). Arjinin düzeyi preeklampsi grubunda term gruptan düşük, preterm grupla benzerdi (p=0.036, p>0.05) . Preeklampsi grubu nitrotirozin düzeyi preterm ve term gruptan yüksekti (sırasıyla p<0.001, p=0.001) ilişkisizdi. Preeklampsi grubu homosistein düzeyi preterm grupla benzer, term gruptan yüksekti (p>0.05, p<0.001). Preeklampsi grubu kitotriozidaz düzeyi term grupla benzer, preterm gruptan yüksekti (p>0.05, p=0.002). Doğum haftası, doğum kilosu, 1. dakika Apgar skorları benzer ama beşinci dakika Apgar skoru preeklampsi grubunda preterm gruptan düşüktü (p=0.046). Preeklampsi grubunda SGA, trombositopeni, NEK, İVK, RDS oranı preterm gruptan yüksekti (p<0.05). Nötropeni, hipoglisemi, hiperbilirubinemi, BPD, ROP, PVL, toplam oksijen verilme süresi, mekanik ventilasyon süresi, hastanede kalış süresi, mortalite oranları ise benzerdi (p>0.05). ADMA düzeyi ROP, NEK, İVK varlığında, L-arjinin ve nitrotirozin İVK varlığında, homosistein BPD ve NEK, kitotriozidaz ise NEK varlığında anlamlı yüksekti.

Sonuç:Preeklamptik anne bebeklerinde belirgin olan ADMA, nitrotirozin, kitotriozidaz yükseklikleri bu grupta benzer gestasyonel haftadaki bebeklerden fazla görülen endotel disfonksiyonu ve oksidatif stres ilişkili hastalıkların öngörülmesi açısından yol gösterici olabilir.



PREEKLAMPTİK ANNE BEBEKLERİNDE KARDİYAK FONKSİYONLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Deniz GÖNÜLAL1, Ertürk LEVENT2, Özge ALTUN KÖROĞLU3, Mehmet YALAZ2, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları AD., 2Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları A.D, 3Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları AD. ,

Amaç:Bu çalışmada Preeklamptik anne bebeklerinde erken kardiyak etkilenmenin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem:Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde doğan; 20 preeklamptik anne bebeği (preeklampsi grubu), 20 normotansif anneden gestasyonel yaşı 37 haftadan küçük doğan bebek (preterm grup) ve kontrol grubu olarak sağlıklı normotansif annelerden doğan 26 term bebek (term grup) (toplam 66 bebek) alındı. Bebeklere yaşamlarının 3. gününde kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi için konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi yapıldı.

Bulgular:Ortalama doğum ağırlığı ve ortalama gestasyon haftası preeklampsi ve preterm gruplarında sırasıyla 1628.10±502 gram, 33.05±1.93 hafta ve 1887.00±646 gram, 32.90±2.67 hafta olarak benzer ve term grupta ise 3239. 61± 319.44 gram, 38.53±0.85 hafta bulundu. M-mode ve 2D ekokardiyografik değerlendirmede üç grubun sol ve sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve fraksiyonel kısalma yüzdeleri benzerdi ve sistolik fonksiyonlarında fark saptanmadı (p>0.05). konvansiyonel pulse dalga ve doku Doppler ekokardiyografi bulguları diyastolik disfonksiyon açısından değerlendirildiğinde preeklampsi grubunda sol ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyonları preterm gruptan bozuk olduğu saptandı. Doku Doppler ekokardiyografi ile ölçülen sağ ve sol ventrikül myokard performans indeksi (MPI) preeklampsi grubunda preterm ve term gruptan yüksekti (p<0.05). Bu bulgular bu bebeklerde diayastolik fonksiyon bozukluğu ve myokardiyal hasarlanmayı gösterdi.

Sonuç:Preeklamptik anne bebeklerinde erken neonatal dönemde her iki ventrikülde diyastolik fonksiyon bozukluğu saptandı. Bu bebeklerin kardiyak disfonksiyon ve myokardiyal hasarlanma açısından dikkatle izlenmesi gereklidir.



YENİDOĞAN YOĞUN BAKIM ÜNİTESİNDE İZLENEN PREMATÜRE BEBEKLERDE POSTNATAL PERSANTİL KAYBINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

DEMET TEREK1, ÖZGE ALTUN KÖROĞLU1, SEMA TANRIVERDİ1, BETÜL SİYAH BİLGİN1, MEHMET YALAZ1, NİLGÜN KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Neonatoloji Bilim Dalı,

Amaç:Bu çalışmada yenidoğan yoğun bakım ünitemizde izlenen hastalarımızda postnatal persantil kaybının görülme sıklığının belirlenmesi ve olası risk faktörlerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.

Yöntem:01.01. 2010 – 01.01. 2011 tarihleri arasında yenidoğan yoğun bakım ünitemizde izlenen 98 olgunun, doğum ve taburculuktaki vücut ölçümleri Fenton eğrilerine göre değerlendirilmiştir.

Bulgular:Olguların ortalama gestasyonel yaşları 31.65±2.95 (25-37) hafta, ortalama doğum ağırlıkları 1711±594 (730-3000) gramdı. Ortanca hastanede yatış süreleri 19± (IQR=28)(3-84) gün, ortalama taburculuk haftası 35.4± 2.5 enteral beslenmeye başlama zamanları 4±(IQR=6) (0-30) gün ve total parenteral beslenme aldıkları süre 12±(IQR=27)(0-59) gün olarak hesaplandı. Enteral beslenmeye 71(%76.3) hastada anne sütü, 22(%23.7) hastada formula verilerek başlanılmıştı. Hastaneye yatışta vücut ağırlığı 8(%7.4) hastada 3 persentil altında iken, taburculukta vücut ağırlığı 35(%37) hastada 3 persentil altında bulundu. Hastaların yatış ve taburculuktaki vücut ağırlığı persentilleri karşılaştırıldığında 54(%58) hastanın yatış persentili altında bir persentilde taburcu olduğu görüldü. Taburculuk vücut ağırlığı 3 persentil altında bulunan olgularda; sepsis ve beslenme intoleransı sıklığı artmış, hastanede yatış süresi ise daha uzundu. Taburculuk vücut ağırlığı persentili yatış vücut ağırlığı persentili altında olanlarda bu bulgulara ek olarak ikiz olarak doğma ve yüksek fizyolojik tartı kaybı görülme sıklıkları artmış, gestasyonel yaş ise anlamlı olarak daha düşük bulundu. Beslenme şekli, BPD, sepsis, yatış süresi, NEK ve beslenme intoleransının dahil edildiği modelde gerçekleştirilen lojistik regresyon analizinde ise; taburculuk vücut ağırlığının 3 persentil altında olması için anne sütü ile beslenme ve uzun yatış süresi; yatış persentilinin altında olması içinse BPD ve uzun yatış süresi risk faktörleri olarak saptandı.

Sonuç: Kritik hasta bebeklerde metabolik gereksinimlerin doğru belirlenmesi ve kişiselleştirilmiş beslenme protokolleri ile karşılanması gerekmektedir



KRONİK ÜRTİKERDE BESİN ALERJİSİ TANISINDA DİYET GÜNLÜĞÜ

Esen DEMİR1, Nurşen CİĞERCİ GÜNAYDIN1, Figen GÜLEN1, Remziye TANAÇ1, Şebnem ÖNEN1, Özlem SANCAKLI1, Kerem AKSAKAL1, Mesude ATASEVER1, Sinem BULUT1, Gökay ÇELİK1

1Ege Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji Bilim Dalı,

Amaç:Besin alerjisinde, kronik/veya yineleyen ürtiker sık bulgudur. Öyküde eliminasyon ve gıda günlüğü ile besin ilişkisi araştırılması tanıda önemlidir. Gıda katkı maddeleri alımı, sıklığı ve miktarı, histamin içeren ve salgılayan besinlerin alınması tanıda araştırılmalıdır.

Yöntem:Kronik veya persistan kaşıntı ve ürtiker yakınması ile başvuran 2-18(10,3±4,5) yaş arasında 25 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalara ortalama 10 gün(7-15) diyet günlüğü tutturulmuş, gün içinde aldığı tüm gıdalar yazdırılmış ve yakınmalar ile birlikteliği kaydedilmiştir. Ayrıca hastalara deri prick testleri(ticari solüsyonlar ve canlı gıdalar ile) uygulanmış ve aynı alerjenlerin sp IgE ölçümleri yapılmıştır.

Bulgular:Hastaların %56’sı erkek, %44’ü kızdır. Ailede atopi %48 oranındadır. Deri prick testleri ile en sık fıstık ve fındık(%36), muz ve ıspanak(%32), kırmızı biber ve kakao(%28) , çilek(%24) ve kivi(%20) gibi besinlere duyarlılık saptanmıştır. Hastaların serum TIgE:219±878,9ku/l'dir. Besin-sp IgE ile en sık muz(%33,3), fıstık(%25), buğday ile dana eti(%20,8) ve kivi(%16,6) ile duyarlılık saptanmıştır. Gıda-sp IgE ile 51(%12) alerjene duyarlılık saptanmıştır. Deri prick testi ve spIgE birlikteliği 11 hastada(beş hastada muz, üç hastada yer fıstığı, iki hastada kivi ve birer hastada domates, soya, fındık ve portakal ile) saptanmıştır. Diyet günlüğünde katkılı gıda alımı hastaların %40’inda 1-5 adet/gün, histamin salgılatan gıda alımı 1-2/gün ve histamin içeren gıda alımı 0-3/gün olarak bulunmuştur. Erkekler bu gıdaları daha fazla almaktadır ancak aradaki fark anlamlı değildir. 10 hastada öyküde gıdalar ve katkı maddeleri ile, özellikle çok yendiğinde birliktelik bildirilmiştir. Duyarlı bulunulan hiçbir gıda maddesi ile yaş, cinsiyet ailede atopi varlığı arasında ilişki saptanmamıştır.

Sonuç:Çalışmamız preliminar bir çalışmadır. Diyet günlüğü, hem besin alerjisi tanısında hem de kötü beslenmenin değerlendirilmesinde kullanılabilecek basit bir tanı yöntemidir.



ERİTROSİT TRANSFÜZYONUNUN PERFÜZYON İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİLERİ

Sema TANRIVERDİ1, Mehmet YALAZ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Özgün UYGUR1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir,

Amaç:Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde özellikle 1000 gramın altındaki yenidoğan bebeklerin %90’nından fazlasına eritrosit transfüzyonu verilmesi gerekmektedir. Transfüzyon ile aneminin neden olduğu doku oksijenasyonundaki bozulmanın düzelmesi hedeflenmektedir. Perfüzyon İndeksi (PI), periferik kan akımındaki değişiklikleri ve periferik perfüzyondaki bozuklukları gösterir. Kolay uygulanabilirliği ve noninvaziv monitorizasyon sağlaması önemli bir avantajdır Bu çalışmada, eritrosit transfüzyonu gerektiren yenidoğan bebeklerde transfüzyon öncesi ve sonrası perfüzyon indeksindeki değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.

Yöntem:Ocak 2012 ile Kasım 2012 arasında Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitemizde yatan ve eritrosit transfüzyonu alan 132 bebek çalışmaya alınmıştır. Eritrosit transfüzyonu öncesi ve sonrası hastaların Perfüzyon İndeksleri ölçülmüştür (Masimo Pulse Oxymetre).

Bulgular:Çalışmaya alınan toplam 132 bebeğin 17’si term, 115’i pretermdi. Ortalama gestasyonel yaş 30,18 ± 4,21 (22-39) hafta, ortalama doğum ağırlığı 1395,10 ± 713,72 (580-3770) gram olarak bulundu. Bebeklerin 69’u erkek, 63’ü kızdı. Eritrosit transfüzyonu öncesi en sık klinik bulgu oksijen ihtiyacında artış (n=29) ve apneyken (n=25) 19 olguda herhangi bir bulgu yoktu. Eritrosit transfüzyonu ortalama 32. günde uygulandı (32,45 ± 24,96 (2-115) gün). Eritrosit transfüzyonu sonrası hem oksijen saturasyonunda hem de Perfüzyon İndeksinde anlamlı artış saptanmıştır (p=0,000, p=0,000).

Sonuç:Çalışmamızda yenidoğan bebeklerde eritrosit transfüzyonu ile anemi düzeldiğinde Perfüzyon İndeksinin de anlamlı olarak arttığı gösterilmiştir. Eritrosit transfüzyonu kararı verilirken, bebeğin fizyolojik durumu ve ihtiyacının değerlendirilmesinde perfüzyon indeksi yeni ve noninvazif bir yöntem olarak kullanılabilir.



AKUT NÖROLOJİK SORUNLU YENİDOĞANLARDA EŞ ZAMANLI AMPLİTÜD EEG VE KONVANSİYONEL EEG’ NİN TANISAL DEĞERLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Ayfer ARDUÇ AKÇAY1, Sema TANRIVERDİ2, Özge ALTUN KÖROĞLU2, Mehmet YALAZ2, Sarenur GÖKBEN1, Nilgün KÜLTÜRSAY2, Gül SERDAROĞLU1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Pediatrik Nöroloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir,

Amaç:Konvansiyonel EEG (cEEG) yenidoğanda elektrografik nöbetin belirlenmesinde ve zemin ritminin değerlendirilmesinde altın standart olarak kabul edilir. Ancak klinik uygulamalarda genellikle cEEG çekimi 30-60 dakika ile sınırlıdır. Amplitüd EEG (aEEG) yenidoğanların uzun süreli monitörizayonunu sağlar. Bu çalışmada yenidoğan akut nörolojik sorunu olan hastalarda eş zamanlı yapılan aEEG ve cEEG kayıtlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.

Yöntem:Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde, 2010-2012 yılları arasında akut nörolojik sorunu olan 52 olguda eş zamanlı yapılan aEEG ve cEEG kayıtları olgular hakkında klinik bilgi sahibi olmadan değerlendirildi ve sonuçlar karşılaştırıldı.

Bulgular:aEEG ve cEEG kayıtları karşılaştırıldığında, aEEG skoru ile cEEG sonuçları arasında anlamlı ilişki saptandı. Klinik nöbeti olan olguların aEEG skorlarının ortalaması, nöbeti olmayan gruba göre daha düşük bulundu. Klinik olarak nöbeti olan grupta aEEG skoru ile cEEG sonuçları arasında anlamlı ilişki saptanırken, nöbeti olmayan grupta anlamlı ilişki saptanmadı. Nörolojik muayene normal olan olguların aEEG skorları ortalama 6.40, nörolojik muayene anormal olan olguların ise ortalama 4.25 olarak saptandı. aEEG’nin klinik nöbeti tespitinde sensitivitesi %63.6, pozitif prediktif değeri %46,6 olarak bulundu. aEEG ile nöbet tespitinde, nöbet süresinin nöbetin kaynaklandığı bölgeye göre daha önemli olduğu ve kısa süreli nöbetlerin aEEG ile zor tespit edilebildiği sonucuna varıldı.

Sonuç:Akut nörolojik sorunu olan yenidoğanlarda gelişebilecek ani elektrofizyolojik değişiklikler ve elektrografik nöbetler açısından aEEG ile monitörizasyon önerilir. aEEG zemin ritmini saptamada cEEG ile benzer sonuçlar vermiştir, kolay ve alternatif bir yöntemdir. Ancak aEEG’nin nöbeti tespit etmedeki duyarlılığı daha düşüktür, kısa süreli nöbetler atlanabilir, bu nedenle nöbet şüphesi olduğunda bunun cEEG ile doğrulanması uygundur.



ANTENATAL KARDİYOPATİ VE SAĞ RENAL AGENEZİ TANILI CHARGE SENDROMU: OLGU SUNUMU

Sema TANRIVERDİ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Özgür ÇOĞULU2, Mehmet YALAZ1, Ferda ÖZKINAY2, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Genetik Ve Teratoloji Bd, İzmir,

Amaç:CHARGE sendromu, kolobom, büyüme gelişme geriliği, kalp defektleri, genital hipoplazi, koanal atrezi ve kulak anomalileri ile karakterize birden fazla sistemi ilgilendiren, nadir görülen, doğumsal, genetik bir bozukluktur. CHARGE akronimini ile tanınır (Kolobom, kalp defektleri, koanal atrezi, büyüme ve gelişme geriliği, genital hipoplazi, kulak anomalileri veya sağırlık). Konjenital kalp defektleri %75-80 oranında görülmektedir ve en sık görülen Fallot Tetralojisidir.

Yöntem:Prenatal dönemde kardiyopati saptanan, postnatal dönemde yapılan tetkiklerinde sağ renal agenezi ve CHARGE Sendromu saptanan yenidoğan olgu sunulmuştur.

Bulgular:20 yaşında G1P0 anneden SAT’a göre 40-41 haftalık vajinal yolla 2900 gr olarak doğan olgu prenatal dönemde saptanan kardiyopati ve sağ renal agenezisi nedeniyle yatırıldı. Santral siyonozu olan hastada sol mikroftalmus, düşük kulak, mikrognati bulgularının olduğu atipik yüz görünümü mevcuttu. Genital bakısında inmemiş testis ve mikropenisi saptandı. Çekilen EKO’da pulmoner atrezili Fallot tetralojisi saptanan hastaya Prostaglandin infüzyonu başlandı. Yaşamının 3. gününde sol Modifiye Blalock Taussig şant operasyonu uygulandı. Prenatal dönemde saptanan renal patolojisine yönelik yapılan renal USG’de sağ renal agenezi, ve solda grade 4 hidronefroz saptandı. Çekilen MSUG’da ise sol böbrekte grade 4-5 VUR saptandı. Sol mikroftalmusu olan hastanın göz bakısında bilateral iris ve koroid kolobom saptandı. İşitme testinde sol ve sağ kulak testleri geçemedi. Hastada saptanan Fallot tetralojisi, kolobom, işitme kaybı, renal anomaliler, mikropenis, inmemiş testis bulgularıyla CHARGE sendromu düşünüldü.

Sonuç:Son yıllarda gelişmiş ultrasonografik incelemelerle antenatal dönemde saptanabilen kardiyak anomaliler varlığında eşlik edebilecek ve sendrom tanısı koydurabilecek göz, kulak, renal ve genital sistemlerdeki diğer anomaliler açısından dikkatli olunmalıdır.



GEÇİCİ MYELOPROLİFERATİF BOZUKLUK TANISI ALAN DOWN SENDROMLU OLGU

Sema TANRIVERDİ1, Deniz GÖNÜLAL1, Deniz YILMAZ KARAPINAR2, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Mehmet YALAZ1, Güzide AKSU3, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Pediatrik Hematoloji Bd, İzmir, 3Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Pediatrik İmmünoloji Bd, İzmir,

Amaç:Geçici myeloproliferatif bozukluk, kemik iliği ve periferik kanda myeloblastların kontrolsuz proliferasyonu ile karakterize hematolojik bir bozukluktur ve sıklıkla Down sendromlu yenidoğan bebeklerlerde görülür. Fatal karaciğer hastalığı, hidrops fetalis, kutanöz bulgular, kardiyopulmoner yetmezlik, hipervizkozite, myelofibrozis, dalak nekrozu, splenomegali gibi klinik bulgularla görülür.

Yöntem:Myeloproliferatif bozukluk saptanan Down Sendromlu yenidoğan olgu sunulmuştur.

Bulgular:21 yaşındaki anneden 36 haftalık 2100gr Down sendromlu sarılık nedeniyle yapılan tetkiklerinde hiperlökoz saptanması üzerine myeloproliferatif hastalık öntanısıyla yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Hepatosplenomegali, Down sendromu stigmatları, hipotonisite mevcuttu. Tam kan sayımında lökosit 150.000/mm3, Hb12g/dl, Hct %29,4, Plt 1.136.000/ mm3 ve periferik yaymasında %80 myeloblast hakimiyeti saptandı. Hidrasyon, allopurinol, alkalinizasyon başlandı. Kemik iliği aspirasyonunda bol miktarda myeloblast saptandı. Flow sitometrik incelemesi geçici myeloproliferatif hastalık ile uyumlu bulundu. Yüksek blast değeri ve lökositozu nedeniyle sitozin arabinoz (1.5 mg/kg/gün) tedavisi başlandı. Kemoterapinin 4. gününde lökosit 82.000/mm3’e, 6. gününde 48.000/ mm3’e düştü. Kemoterapisi 7. günde kesildi. Tedavi sonrası hem laboratuar hem de klinik olarak hastanın bulguları geriledi. Kemoterapi sonrası periferik myeloblast sayısı %4 olarak bulundu.

Sonuç:Geçici myeloproliferatif bozukluk genellikle kendiliğinden gerilemektedir; ancak yüksek blast varlığı veya karaciğer fonksiyon bozukluğu gibi semptomatik olduğu durumlarda kemoterapi gerekebilmektedir. Kemoterapi tedavisi olarak düşük doz sitozin arabinozid kullanılabilir. Geçici myeloproliferatif bozukluktaki blastlar, sitarabine çok duyarlıdırlar ve genellikle hızlı gerileme olmakta; olgumuzda olduğu gibi tedaviden sonraki 7 gün içinde periferik blastlar kaybolmaktadır. Geçici myeloproliferatif hastalığın remisyonundan sonra yaklaşık %13-29 oranında AML gelişebilmektedir. AML için en önemli risk faktörü Trizomi 21’deki sitogenetik anormalliklerdir. Hastalar gelişebilecek lösemi riski nedeniyle takibe alınmalıdırlar.



VİRAL PERİKARDİT TANILI YENİDOĞAN: OLGU SUNUMU

Sema TANRIVERDİ1, Deniz GÖNÜLAL1, Özgün UYGUR1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Zülal ÜLGER2, Candan ÇİÇEK3, Mehmet YALAZ1, Nigün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Pediatrik Kardiyoloji Bd, İzmir, 3Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Ad, İzmir,

Amaç:Perikardit, perikardiyal inflamasyon ve effüzyonla karakterizedir. Pek çok enfeksiyöz, kollajenöz, vasküler, metabolik, neoplastik ve idiopatik nedeni olabilir. Sıklıkla viral perikardit görülür ve en sık nedenleri Coxackie grup B ile echovirus tip 8’dir. Kendiliğinden düzelebilen ve hafif hemodinamik değişiklikler dışında başka bir bozukluğa yol açmayabileceği gibi perikardiyosentez veya açık cerrahi drenaj gerektiren ciddi hemodinamik bozukluklara da neden olabilir. Perikardit ve plevral effüzyon tanısında ekokardiyografinin sensitivitesi yüksektir. Antiinflamatuar tedavi yeterli olabilmektedir. Kardiyak tamponad gelişirse perikardiyosentez gerekir.

Yöntem:Viral perikardit saptanan Fallot Tetralojili yenidoğan olgu sunulmuştur.

Bulgular:26 yaşındaki gestasyonel diyabetli anneden 38 hf, 3420 gr olarak doğan, antenatal dönemde Fallot tetralojisi saptanan olgu Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine yatırıldı. Ekokardiyografisinde geniş VSD ve PA saptanan hasta dijitalize edildi. İzleminin ikinci gününde solunum sıkıntısı gelişen hastanın kontrol ekokardiyografisinde kardiyak tamponad saptandı. Perikardiyosentezle 33 ml transuda vasfında sıvı boşaltıldı. Perikardiyal sıvının kültüründe enterovirus tip 71 üredi. Antiinflamatuar olarak ibuprofen başlandı. Troponin T düzeyi yüksek olan hastaya IVIG verildi. Koroner anjio BT’de perimembranöz VSD, interatrial septal defekt, aort dekstrapozisyonu, sağ koroner arter anomalisi saptandı, Fallot Tetrolojisi ile uyumlu olarak değerlendirildi. Meningoensefalit açısından gönderilen BOS kültüründe üreme olmadı. Klinik bulguları ve troponin T düzeyi gerileyen hastanın almakta olduğu ibuprofen tedavisinin 3 aya tamamlanması planlanarak taburcu edildi.

Sonuç:Enfeksiyöz nedenli perikarditlerin etiyolojisinden sıklıkla viral etkenler sorumludur. Kardiyak tamponad, akut perikarditin en sık korkulan komplikasyonlarından biridir ve tedavi edilmediğinde ölümcüldür. Yenidoğan döneminde saptanan viral perikardit olguları literatürde oldukça nadirdir ayrıca sunduğumuz olgu, literatürdeki enterovirus tip 71’in yenidoğan döneminde neden olduğu ilk viral perikardit olgusudur.



SENTRONÜKLEER MYOPATİ TANILI OLGU SUNUMU

Sema TANRIVERDİ1, Özgün UYGUR1, Gülden DİNİZ2, Demet TEREK3, Deniz GÖNÜLAL1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Eğitim Ve Araştırma Hastanesi, Patoloji Kliniği, İzmir, 3Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Eğitim Ve Araştırma Hastanesi, Neonatoloji Kliniği, İzmir,

Amaç:Sentronükleer myopati, kas biyopsisinde liflerde santral yerleşimli nukleusların sıklığı ile karakterize genetik bir hastalıktır. Görülme sıklığı 100000 canlı doğumda 6’ dır. X’e bağlı resesif tipi, en sık ve en ağır tipidir ve sıklıkla erkeklerde görülür. Hipotonisite, kas güçsüzlüğü ve solunum yetmezliği bulguları vardır.

Yöntem:Konjenital hipotonisite nedeniyle yapılan tetkiklerinde sentronükleer myopati saptanan yenidoğan olgu sunulmuştur.

Bulgular:Başka bir ilde 29 yaşında sağlıklı anneden 38. haftada NspD ile 2500 gr doğan erkek bebek şüpheli asfiksi ve solunum sıkıntısı nedeniyle 23 gün mekanik ventilatörde izlenmiş. Hipoksik İskemik Ensefalopati ve Konjenital Hipotonisite nedeniyle kliniğimize sevk edilen olgu yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Genel durumu kötü ve entübe olan hastanın nörolojik bakısında myopatik yüz görünümü, hipotonisite, kurbağa pozisyonunda yatış, bilateral kalça ekleminde tam abdüksiyon ve fleksiyon mevcuttu. Ayrıca derin tendon refleksleri alınamadı. Haricen erkek olan hastanın testisleri palpe edilemedi. CK ve CKMB değerleri normal sınırlardaydı. Kranial MR’ı normal olarak değerlendirildi. Doğumda asfiksi şüphesi olan olguya çekilen EEG’de paroksismal bozukluk dışında patolojik bulgu saptanmadı. Konjenital hipotonisitesi nedeniyle yaşamının 1. ayında yapılan EMG’si ve kas biyopsisi normaldi. Asetil kolin reseptör antikoru negatif saptandı. Metabolik tarama testleri olağandı. Hipotonisitesi devam eden ve solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilatör desteğinde izlenen hastaya yaşamının 8. ayında trakeostomi yapıldı. Bu dönemde kas biyopsisi tekrarlandı ve santral yerleşimli nükleus sayısında %50 kadar artış saptandı; sentronükleer myopati ile uyumlu bulundu.

Sonuç:Hipotonik bebek ayırıcı tanısında özellikle yenidoğan döneminde kas biyopsisi planlanan bebeklerde kas biyopsisi normal olsa bile yaşamının ileri döneminde tekrarlanmalı veya yenidoğan döneminden sonra kas biyopsisi yapılmalıdır.



NADİR BİR OLGU SUNUMU: VAN DER WOUDE SENDROMU

Sema TANRIVERDİ1, Tahir ATİK2, Özgün UYGUR1, Hacer ÖRSDEMİR3, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Mehmet YALAZ1, Ferda ÖZKINAY2, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Genetik Ve Teratoloji Bd, İzmir, 3Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, İzmir,

Amaç:Van der Woude sendromu yarık damağa alt dudakta çukurlukların eşlik ettiği çok nadir (40.000-100.000 doğumda 1-3.6) bir genetik sendromdur. Etyopatogenezi net değildir. Kız ve erkekte eşit sıklıkta görülür. Otozomal dominant geçişli ve multifaktöriyeldir. Gen ekspresyonundaki değişkenliklerden dolayı kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Yarık dudak ve yarık damak ayrı ayrı ya da birlikte görülebilir. Başka anomalilerle birlikte de görülebilir.

Yöntem:Yarık dudak ve alt dudağında çukurluklar saptanan ve 'Van der Woude Sendromu' tanısı konan yenidoğan olgu sunulmuştur.

Bulgular:Yirmisekiz yaşındaki sağlıklı anneden 39-40 haftalık doğan bebek yarık dudak nedeniyle yenidoğan servisine yatırıldı. Anne ve babası arasında akrabalık olmayan olgunun yapılan ayrıntılı muayenesinde yarık dudağın dışında alt dudağında çukurluklar saptandı. Diğer fizik muayene ve laboratuar bulguları olağandı. Annenin de alt dudağında çukurlukların olduğu görüldü. Olgudaki ve annedeki fizik muayene bulgularıyla olgu Van der Woude sendromu olarak değerlendirildi. Karyotip analizi yapıldı, aileye genetik danışmanlık hizmeti verildi. Oral beslenmeye başlayan bebek izlemin yedinci gününde taburcu edildi.

Sonuç:Van der Woude sendromu; labial kistler, paramedian sinüsler, alt dudakta konikal elevasyon, aksesuar tükrük bezleri, mukosel, dermoid kist, alt dudak çukuru, bifid uvula, hipodonti, yarık dudak ve/veya damakla karakterize otozomal dominant bir hastalıktır. Bu sendromun en tipik bulguları alt dudak çukurlukları ve yarık dudaktır. Olgumuzda da yarık dudakla birlikte alt dudakta çukurluklar saptanması nedeniyle ön planda Van der Woude sendromu düşünüldü. Olgumuzun annesinin de alt dudağında çukurluklar saptanması sendromun otozomal dominant geçişli olmasına bağlandı.



YENİDOĞAN SEPSİSİNDE TROMBOELASTOGRAM, TROMBİN JENERASYON TESTİ, TROMBOSİTOPENİ VE ORTALAMA TROMBOSİT VOLÜMÜNÜN YERİ

Sema TANRIVERDİ1, Özge ALTUN KÖROĞLU1, Can BALKAN2, Özgün UYGUR1, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Neonatoloji Bd, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ad, Pediatrik Hematoloji Bd, İzmir,

Amaç:Bu çalışmada, tromboelastrogram, trombin jenerasyon testi, trombosit sayısı ve trombosit volümündeki değişikliklerin sepsisin erken tanınmasındaki etkinliklerinin ortaya konması amaçlanmıştır.

Yöntem:Nisan2011-Nisan2012 arasında sepsis düşünülerek tetkik ve tedavi edilen 103 bebek çalışmaya alındı. Hipertermi, hipotermi, taşikardi, takipne, hepatomegali, abdominal distansiyon, apne, hipotoni, lökositoz, lökopeni, CRP yüksekliği tanıda destekleyici kriterler olarak kabul edildi. Sepsis dönemi başlangıcında antibiyotik tedavisi başlanırken ve tedavi tamamlandıktan 48 saat sonra trombosit sayısı, trombosit volümü,PZ,aPTZ,fibrinojen,D-dimer,TEG ve TGA ölçümleri yapıldı.

Bulgular:Çalışmaya alınan hastalar klinik ve laboratuvar bulgularına göre 2 gruba ayrıldı: Grup1: sepsis şüphesi(kan kültürü negatif ve Töllner skoru <5), Grup2: sepsis(kan kültürü pozitif ve/veya Töllner skoru >5). Antibiyotik tedavisi başlanırken ve tedavi kesildikten 48 saat sonra yapılan tetkikler gruplar arasında karşılaştırıldığında; Grup 2’de trombosit sayısının, oluşan pıhtının gücünü gösteren TEG MA ve angle değerlerinin daha düşük; MPV, CRP, pz, inr, TGA lagtime ve tail değerlerinin ise daha yüksek olduğu görüldü (tüm p değerleri<0.05). Tüm parametrelerde tedavi öncesi ve sonrası gözlenen değişiklikler değerlendirildiğide; Grup 1’de trombosit sayısında yükselme, MPV ve CRP'de düşme; Grup 2'de trombosit sayısında, TEG MA ve angle değerlerinde yükselme, MPV, CRP, pz, ptz, inr ve TGA lagtime değerlerinde düşme görüldü (tüm p değerleri<0.05).

Sonuç:Çalışmamızda sepsis tanısı alan hastalarda, septik atağın başlangıcında MPV artışı ve koagulasyon profilinde dissemine intravaskuler koagulasyona gidiş ile uyumlu olarak yorumlanan değişiklikler bulunmuştur. Sepsis tablosunda trombosit sayısındaki düşüşle birlikte MPVde artış gözlense de, TEG ile yapılan fonksiyonel değerlendirme, bu değişikliklerin net etkisinin oluşan pıhtı gücünde belirgin azalmayla sonuçlandığını göstermektedir. TEG gibi hızlı bir test ile sağlanacak fonksiyonel değerlendirme de trombosit transfüzyon tedavileri düzenlenirken faydalı olabilir.



İNEK SÜTÜ ALERJİLİ ÇOCUKLARDA ORAL DESENSİTİZASYON SONUÇLARIMIZ

Esen DEMİR1, Nurşen CİĞERCİ GÜNAYDIN1, Remziye TANAÇ1, Figen GÜLEN1, Mesude ATASEVER1, Levent MİDYAT1,

1Ege Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji Bilim Dalı,

Amaç:İnek sütü alerjisinde(İSA) tedavi seçeneklerinden biri oral immunoterapidir(OIT). Doğal toleransa benzer şekilde, inek sütünün ters bir reaksiyon olmadan alınabilmesidir. Çalışmamızda EÜTF Çocuk Alerji polikliniğinde İSA tanısı alan ve OIT tedavisi tamamlanan 42 hastanın sonuçları sunulmuştur.

Yöntem:Klinik ve laboratuvar testleriyle İSA tanısı alan hastalarda, OIT, provokasyon dozunun üç doz gerisinden başlatılmış ve uzman alerjist gözleminde sürdürülmüştür. OIT sonrası yan etki, yeni alerjen duyarlılığı ve otoimmunite gelişimi açısından hastalar klinik ve laboratuvar(C3, C4, ANA, RF, Immunglobulinler) olarak izlenmiştir.

Bulgular:Başlangıç yaşı 20±26,2(5-156)ay olup, 23’i erkek, 19’i kız ve 26(%62)’i 2 yaşından küçüktür. OIT sonrası izlem süresi 13,4±9,4(1-46)haftadır. Provokasyon testinde reaksiyon dozu ort. 6±18,9(0,3-98) cc olup en sık tam süte geçince reaksiyon gözlenmiştir. OIT’de verilen dozlar, toleransa göre, haftada bir arttırılmış, yan etki ve uygulanan tedaviler kaydedilmiştir. Premedikasyon için ketotifen verilmiştir. Desensitizasyon süresi ort.17±5,6(9-41) haftadır. Başlangıç ve bitiş f2 değerleri sırasıyla 15,9±23,1 ve 9,9±16,9ku/l’dir ve düşüş anlamlıdır(p:0.002). OIT boyunca %38(n:16) oranında yan etki gelişmiştir. Reaksiyon gelişimi %50 hastada ilk 4 haftada olup, reaksiyon zamanı 3,4±9,4(1-14)haftadır. Gelişen reaksiyonlar;%87,5deri reaksiyonları, %31,3 öksürük, %25 bronkospazm, %18,8 kusma, %18,8 anafilaksi olup; erken önlem ve tedavilerle kısa sürede gerilemiştir. Anafilaksi gelişenlerin f2 düzeyleri 57,3, 86,5 ve 100 ku/l gibi çok yüksek değerlerdedir. Hastaların kontrollerinde yeni alerjen duyarlılığı veya otoimmunite için klinik ve laboratuvar bulgu saptanmamıştır.

Sonuç:Oral immunoterapi, ISA’li hastalarda, deneyimli merkezler tarafından uygulandığında etkin ve güvenli bir tedavi seçeneğidir.



İNEK SÜTÜ İLE ORAL İMMUNOTERAPİ’DE DİKKAT EDİLECEK DURUMLAR

Esen DEMİR1, Nurşen CİĞERCİ GÜNAYDIN1, Remziye TANAÇ1, Figen GÜLEN1,

1Ege Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji Bilim Dalı,

Amaç:İnek sütü alerjisi(İSA) tedavisinde, tolerans geliştirememiş hastalarda, oral immunoterapi(OIT) iyi bir tedavi seçeneği olup, giderek artan miktarlarda süt proteinlerinin hastalara verilerek, uzun süreli tolerans kazandırılmasıdır. Amacımız OIT uygulanan İSA’li hastalarımızda desensitizasyon sonuçları ve başarıyı etkileyen faktörleri belirlemektir.

Yöntem:Çalışmamıza 61 hasta alınmıştır, OIT programını tamamlayan 42 hastanın sonuçları sunulmuştur.

Bulgular:OIT öncesinde 5(%11,9) hastanın f2 değeri negatif(<0.35) iken OIT sonrasında 8(%19.1) hastada negatifleşmiştir. OIT öncesinde deri testi negatif olan hasta sayısı ise 6(%14.2)idi. Başlangıç ve bitiş f2 değerleri, sırasıyla, 15,9±23,1 ve 9,9±16,9ku/l olup düşüş anlamlıydı(p:0.002). Desensitizasyon sonrasında kan eozinofilisinde anlamlı düşüş sağlanmamıştır(sırası ile %3,4±5,9, %3.66±3,9) Provokasyon dozu 6±18,9cc(20mg süt proteini) iken tedavi sonrasında(17hafta) tüm hastalar 200ml(6540mg süt proteini) sütü tolere edebilmişlerdir. OIT sırasında reaksiyon geliştiren hastaların ilk yakınma, başvuru ve ilk tanı yaşları, provokasyon dozları düşük ve f2 değerleri daha yüksekti. Reaksiyon gelişimi ile cinsiyet ve yama testi pozitifliği arasında fark yokken erkeklerde desensitizasyon süresi daha kısa idi(p:0.048). F2 değerleri yüksek hastalarda reaksiyon olarak solunum sıkıntısı belirgin iken(p:0.05), yaş büyüdükçe deri reaksiyonları daha sık idi(p:0.01). Anafilaksi geliştirenler f2(p:0.02) ve deri testinde endurasyon çapı(p:0.01) yüksek, provokasyon dozu düşük(p:0.03) olan hastalardı. Hastaların yaşları 0-24ay, 25-48ay ve 49-↑ay olarak sınıflandırıldığında f2, deri prick test, provokasyon dozu ve yama testi, OIT süresi, reaksiyon sıklığı ve şekli arasında yaş grupları arasında fark yoktu.

Sonuç:Oral immunoterapi İSA’li çocuklarda yakın izlemle her yaş grubunda uygulanabilecek doğal toleransı taklit eden bir tedavidir. Yaş grupları arasında yan etki ve etkinlik açısından farklılık olmaması erken yaşlarda da kullanımını gündeme getirecek ve eliminasyonun zorlukları ile yan etkilerinden koruyabilecektir.



EPİLEPSİ TANISIYLA İZLENEN, PACEMAKER İMPLANTE EDİLEN HASTA SİNÜS SENDROMLU VE SİNÜS ARRESTLİ İKİ OLGU

Sibel BOZABALI1, Reşit Ertürk LEVENT1, Zülal ÜLGER1, Arif Ruhi ÖZYÜREK1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi,

Amaç:Hasta sinüs sendromunda SA nod kalbin baskın pacemaker olma özelliğini yitirir ve sinüs bradikardisi, sinüs duraklaması ya da arresti, kavşak kaçış atımları ve ektopik atriyal ya da nodal ritimler gibi çeşitli aritmilerle sonuçlanır. Bradikardi ve taşikardi atakları arka arkaya olduğunda braditaşiaritmi oluşur ve sinüsün aşırı baskılanmasıyla senkop ve ölüme neden olabilir. Sinüs arrest ve hasta sinüs sendromlu iki olgumuza pacemaker implante edilip benzer anamnezle başvurdukları için sunulmuştur.

Yöntem:

Bulgular:Olgu 1:10 yaşında erkek olgu dental operasyon için yapılan anestezi değerlendirmesi sırasında bradikardik olduğu fark edilerek hastanemize yönlendirilmiş.Özgeçmişinde 2 yıl önce 10 dakika süreli senkop veya konvülsiyon benzeri durumu nedeniyle antiepileptik başlanıldığı o dönemde çekilen EEG ve kranial MRI’inin normal olduğu öğrenildi. Olgunun EKG’inde sinüs arrest tespit edilip holter EKG kaydı alındı. Holter kaydında özellikle gündüz saatlerinde görülen ve sık tekrarlayan en uzunu 21msn süreli sinüs arrest tespit edildi. Olgu 2:14 yaşında erkek olgu 1 ay önce geçirdiği transverse myelit nedeniyle farklı bir merkezde hospitalizasyonu sırasında bradikardisi fark edilerek hastanemize yönlendirilmiş olup olgunun özgeçmişinde 3 yıl önce 45 dakika içinde ilki 5dk, ikincisi 15dk süreli tüm vücutta kasılma, morarma şikayeti nedeniyle antiepileptik tedavi başlanmış olduğu EEG, tilt testi ve kraniyal MRI’ın normal olduğu, o dönemde de bradikardik olduğu öğrenildi. Olgunun EKG’inde ritmin sinüs olmadığı gezici atriyal odaklardan ve AV nodan kaynaklandığı, holter EKG’de minimum kalp hızının 37/dk, ortalama 67/dk, maksimum 110/dk olduğu ve ritmin sinüs olmadığı gözlendi. Olgu Hasta sinüs sendromu olarak değerlendirildi. Her iki olguya da ventriküler pacemaker implante edildi.

Sonuç:Konvülsiyon benzeri durumlarda aritmiler her zaman akla getirilmeli ve hastaların EKG kayıtları mutlaka alınmalıdır.



OPTİK GLİOM TANILI BİR ÇOCUĞUN HEMŞİRELİK BAKIM SÜRECİ

Gamze ÖZKAYA1, Ayşe ERSUN2, Zümrüt BAŞBAKKAL2,

1Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi 4. Sınıf Öğrencisi, 2Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği AD. ,

Amaç:Optik gliomlar, santral sinir sisteminde glial dokudan gelişen benign karakterde pilositik astrositomlardır. Beynin subratentorial tümörlerindendir. Çocuklardaki beyin tümörlerinin %2-5’ini oluşturmaktadır. Bu tümörler genellikle optik siniri tutmasına rağmen, hipotalamusu ve optik traktı da içeren bölgeleri de tutabilir. Optik gliomlar optik sinirin en sık görülen neoplazmlarıdır. Semptom ve bulgular tümörün lokalizasyonuna göre değişmektedir. Belirtileri; fontonellerde şişme, kafa çevresinde artma, baş ağrısı, bulantı, kusma, baş dönmesi, görme ya da duymada değişim, iştahta azalma, büyümede gecikme, mental durumda değişiklikler, konvülsiyonlar olabilir. Otuz dört yaşındaki annenin sezeryan doğum ile 36. haftada 2900 gr ağırlığı ve 50 cm boyunda dünyaya getirdiği kız bebek doğumdan itibaren strabismus şikayetine sahiptir. 2. aydan sonra bu şikayeti artmıştır. 2.5 aylıkken kusmaları başlayan hastanın 3 aylık olduğunda göz doktoruna başvurmuştur. Hastaya çekilen kranial MR sonucunda optik foremenlerini genişleten ve hipotalamusa uzanan 34 mm boyutunda optik gliom saptanmıştır. Olguda kısmi görme kaybı mevcuttur. Bireyin boy kilo persantil değerleri < %3 olması sonucu belirgin olarak büyüme gelişme geriliği ve mental reterdasyonu mevcuttur. Beyni tutan tümör nedeniyle hidrosefalisi olduğu saptanmıştır. Hastaya Ventrikülo-Peritoneal Şant operasyonu uygulanmıştır. Kemoterapi tedavisi alan hastanın yatıştan bir süre sonra batında distansiyon gerçekleşmesi sonucu Ventrikülo-Peritoneal (VP) Şant çıkarılıp Ventrikülo-Atrial (VA) Şant takılmıştır. Kemoterapi tedavisi alan bireyin oral alımının yetersiz olması sonucu PEG (perkütan endoskopik gastrostomi ) takılmıştır. İstenen kiloya ulaşılamaması nedeniyle bireye TPN desteği verilmektedir. Bireyde anemi ayrıca anal bölgede fissürler de bulunmaktadır. 3 aydır onkoloji servisinde takip edilen olgunun hemşirelik bakım yönetimi bu bilgiler ışığında sunulacaktır.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



BESLENMEDE ANNELERİN ETKİSİ

Hatice BAŞKALE1,

1Pamukkale Üniversitesi Denizli Sağlık Yüksekokulu,

Amaç:Çocukların beslenmelerinde annelerin etkisini ortaya koymaktır.

Yöntem:Bu çalışma derleme bir çalışmadır.

Bulgular:Çocukların beslenmeleri aile, arkadaşlar, okul, medya, çocukların kendi tatları ve tercihlerinden etkilenir. Ebeveynler çocuğun yiyeceği yemeği seçtiği, hazırladığı ve rol modeli olduğu için erken çocukluk beslenmesinde en güçlü etkiye sahip olduğu düşünülebilir. Ebeveynler çocukların yeme alışkanlıklarını düzenlemek için pek çok yöntem uygulamaktadır. Ebeveynler sürekli tatlı, abur cubur ve sağlıksız besinleri çocuklarından uzak tutar, bunun yerine öğünlerde sağlıklı besinler yemeleri için cesaretlendirir ya da baskı yapar. Çocuğu beslerken kullanılan uygulamalar iki şekilde görülmektedir. Birincisi çocuğun abur cubur yemesini ve yediği yemeğin miktarını kısıtlama, diğeri çocuğa sağlıklı besinler (genellikle meyve ve sebze) yemesi için ya da daha fazla yemesi için baskı yapmadır. Yapılan araştırmalar ebeveynin çocuğu besleme uygulamalarının çocuğun yeme davranışları ve kilo durumuyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ebeveynler düşük kilolu çocuklarına yemesi için baskı yapmakta, kilolu çocukları daha fazla izlemektedirler. Ebeveynin bu uygulamaları çocuğun kilolu ya da düşük kilolu olduğu yönündeki algılamalarıyla ilişkili olabilir. Kısıtlayıcı besleme uygulamaları aşırı yemeye, yeme için zorlama ise yemek seçmeye ve mızmızlanmaya yol açabilir. Kilolu çocuğu olan ebeveynler daha fazla kısıtlama, daha az ödül, baskı ve çocuk kontrollü yöntemleri kullanmaktadırlar. Çocuğa yemesi için baskı yapma meyve ve sebze tüketimini azaltmakta, çocuğun beden kitle indeksinin düşük olmasına yol açmaktadır.

Sonuç:Ebeveynin çocuğuna yemek yedirmek için yaptığı uygulamalar çocuğun beslenme tarzını etkilediği için yeme için aşırı baskı ve yemeğin bir ödül aracı olarak kullanılmaması önemlidir. Bu nedenle hemşirelerin sağlıklı çocuk takiplerinde sağlıklı beslenme için annelerin nasıl davranması gerektiği konusunda eğitim ve bilgilendirme yapması önerilmektedir.



AYDIN'DA ÖZEL BİR DOĞUM HASTANESİNDE DOĞAN BEBEKLERİN AĞIRLIK, BOY, BAŞ ÇEVRESİ ÖLÇÜMLERİ VE PONDERAL İNDEKSLERİ

Yasin BULUT1, Süreyya BULUT2, Seher SARIKAYA KARABUDAK2,

1Aydın Kent Hastanesi, 2Adnan Menderes Üniv. Aydın Sağlık YüksekOkulu,

Amaç:Çocukların ağırlık, boy ve baş çevrelerinin ölçümleri büyümenin takibi ve hastalık durumları açısından çok önem arzeden yararlı bir yöntemdir. Ayrıca beslenme durumlarını göstermesi açısından doğumdan itibaren uygulanması gereken fizik muayenenin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu çalışmada bebeklerin doğum ağırlığı, boy uzunluğu ve baş çevresinin ölçülmesi, persantil tablosunun oluşturulması ve fetal malnütrisyon sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır.

Yöntem:Bu çalışma Aydın ili özel bir doğum hastanesinde 1 Mart 2011 - 1 Mart 2013 tarihleri arasında yapılan doğumların sonuçlarına ilişkin bilgileri belirlemek amacıyla retrospektif olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 1 Mart 2011 - 1 Mart 2013 tarihleri arasında bu hastanede yaptırılan 2001 doğum oluşturmaktadır. Örneklem için evrenin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir.

Bulgular:Araştırmada hastane yapılan doğumların % 83.4’ü sezaryen %16.6’sı normal vajinal doğum ile yaptırılmıştır. Bu bebeklerin %47.4' ü kız, %52.6'sı erkek, anne yaş ortalaması 27.6+ 5.35 (min.13 - max.47), baş çevresi 35.4+1.06 cm, boy ortalaması 50.3+1.10 cm dir. Ağırlık ortalaması 3270.1±494.4 gr(min.1420, max.4930) olarak bulunmuştur.

Sonuç:Bölgemizde özellikle özel hastanelerde sezaryen oranının çok yüksek olduğunu gözlemledik, ayrıca adölesan gebeliklerin fazla olduğunu saptadık, bu konunun önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu düşünmekteyiz. Bebeklerimizin doğum ölçülerinin, intrauterin beslenme durumu açısından bölgemizin genel özelliklerini yansıttığı kanısındayız.



ÇOCUK GELİŞİM KURAMCILARININ OYUN DÖNEMİNDEKİ TALASEMİLİ ÇOCUĞA YAKLAŞIMININ İNCELENMESİ

SEBAHAT ALTUNDAĞ DÜNDAR1,

1PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ DENİZLİ SAĞLIK YÜKSEKOKULU,

Amaç: Bu çalışma, oyun dönemindeki Talasemili çocuğun bakımının farklı çocuk gelişim kuramcılarının yaklaşımlarıyla, kavram haritası yöntemiyle incelenmesi amacıyla hazırlanmıştır.

Yöntem:Çocuk gelişim kuramcılarının kendi kuramları dikkate alınarak oyun dönemindeki bir çocuğun hemşirelik bakım planlaması yapılabilir.

Bulgular:Talasemiyi gelişim kuramcılarının en temel felsefeleriyle incelediğimizde; Erikson özerklik dönemindeki çocuğun hastalık nedeniyle engellendiği zaman bağımlılığının artacağını, tedavide aile, hemşire çocuğun bağımsızlığına saygı göstermelidir. Piaget çocuklar hastane ortamında kontrollerini kaybettikleri için kendilerini engellenmiş hissettiklerini, bu nedenle öfke, saldırganlıklarının sembolik oyun ile ortaya çıkarılmasına, Bruner eylemsel dönemdeki çocuğun yaparak öğrenebileceğini (ilaçları), evdeki uygulamalarda çocuğu işlemlere katarak başarı sağlanabileceğine, Freud bu dönemdeki çocuğun meraklı olduğunu, kendini, çevreyi kontrol etme girişiminde olduğunu belirtir. Oyun çocukta yaratıcılığı harekete geçirir, oyuncak bir bebekle hastalık, girişimler açıklanabilir. Skiner hastalık nedeniyle yaşadığı tepkilerinin davranışa dönüşmesinde öfke, saldırganlık yaşadığında başetmek için terapötik oyunun başarılı olacağına, Watson ve Bandura hemşirenin model, taklit yoluyla kan, desferal uygulamalarında çocuğu yönlendirebileceğini belirtir. Pavlov yaklaşımlarda hemşirenin güler yüzlü yaklaşımı, annenin stresli işlemlerde çocuğunu kucaklamasının stresini azaltacağına dikkati çeker. Tolman hastanede dikkat çekici bir ortamın, hastanede kalmada baş etmesinde yardımcı olduğuna, Kolhberg hastalığı nedeniyle hastane gelen çocuğa bu durumun yaptığı bir suçtan kaynaklanmadığını belirtir. Hebb, Vygotsky ve Tolman, öğrenme çevreden olur, hastane ortamında tedavi süresinde dikkat çekici zengin bir çevre sağlamalıdır. Gutrie, “çocuğun her hareketi için deneme gerekir” bu denemeler için aile, hemşire çocuğa zaman ayırmalıdır. Trondike çocuğun kendi kendine yapmasının önemi üzerinde durur.

Sonuç:Her gelişim kuramcısının ilgili ana kavramlarının kavram haritası ile gösterilmesi, hemşirelik bakımının içinde neler olduğunu anlamada, hemşirelik bilgi içeriğinin daha sistematik bir şekilde gösterilmesinde yol gösterici olabilir.



AKUT ROMATİZMAL ATEŞLİ OLGULARIMIZ

Sibel BOZABALI1, Aynur MAMMADOVA1, Caner TURAN1, Ertürk LEVENT1, Zülal ÜLGER1, Ruhi ÖZYÜREK1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi,

Amaç:Akut romatizmal ateş(ARA) gelişmekte olan ülkelerde 5-15 yaş arası çocuklarda streptokok enfeksiyonundan sonra görülen, edinsel kalp hastalıklarının en önemli nedenini oluşturmaktadır. Özellikle mitral ve aort kapağını tutan kardit nedeniyle tedavisiz olgularda önemli morbiditelere sebep olabilir. Bu çalışmada hastanemiz kardiyoloji bölümü tarafınca takip edilen ARA tanılı hastalarımızın klinik özelliklerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem:Kardioloji polikliniğinde ARA tanısıyla izlenen hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi.

Bulgular:Çalışmamızda Kasım 1997-Agustos 2012 tarihleri arasında toplam 77 ARA tanılı hasta değerlendirildi. Hastalarımızın %53`ü kız, %47`si erkekti.En küçük hastamız 5 yaşında, en büyük hastamız 16 yaşındaydı (Ortalama 10.6±3 yaş ). Hastalarımızın 1/3’i ( %36) Mayıs,Haziran,Temmuz aylarında tanı almıştı. Hastalarımızın %73`de artrit, %5.1`de kore saptandı, %86`da kardit görülmüş olup karditli olguların %78`de MY , %45`de AY+MY gözlendi. Eriteme marginatum ve subkutan nodül saptanmadı. Laboratuvar değerlerine bakıldığında ortalama sedim 63.13mm/h, ASO 865 IU, CRP 5.4mg/dl, Hb 13.04gr/dl, WBC 17655/mm³olarak degerlendirildi. EKG’leri değerlendrildiğinde toplam 11 hastada PR uzaması (ortalama PR mesafesi 0.16mm) gözlendi. ARA tanısı konulan tüm hastalar penisilin profilaksisine alındı. Kardit gözlenen hastalarımıza aspirin+steroid tedavisi başlandı. 5 hastamıza başlangıçta ejeksiyon fraksiyonları sınırda düşük olduğu için antikonjestif tedavi verildi. Taburculuk sonrası takiplere devam eden hasta sayısı 56 olup bunların büyük çoğunluğu (50 hasta-%89) kardit geçirmiş olgulardı. Bu olguların %50’inde izlem süresince kapak yetersizliklerinin gerilediği gözlendi. %50 hastada ise başlangıçta da kapak etkileniminin minimal olduğu belirlendi.

Sonuç:ARA akut dönemde tedavi edilip primer ve sekonder profilaksisi yapıldığında mekanik kapak replasmanı gibi önemli morbiditelerin önlenebildiği bir hastalıktır. Özellikle kardit geçiren olguların hastalıklarının ciddiyetinin farkında olması da profilaksi devamında önemli görülmektedir.



LAKTOZ İNTOLERANSI: OLGU SUNUMU

ŞULE GÖKÇE1, FEYZA KOÇ1, AYTEN EYYARLI1, GAMZE TALAY1, GİZEM ŞENYAZAR1, METİN DELEBE1, SADIK AKŞİT1,

1EGE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI,

Amaç:Laktoz intoleransı laktozun sindiriminde görevli olan laktaz enziminin eksikliği olarak tanımlanır. Karın ağrısı, kolik, ishal, karında şişlik, kilo alamama gibi belirtiler görülebilir. İnfantil dönemde nadir de olsa saptanabilir. Bu yazıda 2 aylık, ishal ve kilo alımında azalma yakınması ile başvuran, laktoz intoleransı tanısı alan bir olgu sunulmuştur.

Yöntem:İki aylık kız olgu, doğumundan buyana devam eden, günde 6-8 kez olan, sarı, sulu, köpüklü, mukus-kan içermeyen, pis kokulu dışkılama, kolik ağrıları ve son 20 gündür kilo alamama yakınması ile başvurdu. Olgunun doğum kilosunun 3700 gr olduğu, sadece anne sütü ile beslendiği, ilk 40 günde kilo alımı normal olduğu (40. gündeki kilosu 5000 gr) ancak son 20 gündür kilo alımının olmadığı belirlendi. Fizik muayenede; Ağırlık: 5000 gr (25-50p), boy: 56 cm (25-50p), baş çevresi:38 cm (25p) olarak saptandı. Sistem muayeneleri normal olarak değerlendirildi. Laboratuvar tetkiklerinde hemogram, kan biyokimyası, rutin idrar tetkiki normal sınırlardaydı. Makroskobik bakıda dışkı sulu-sarı renkte, köpüklü, pis kokulu olarak değerlendirildi, mikroskopik bakıda ise lökosit-eritrosit saptanmadı. Dışkı ph’ı 5,5, dışkıda indirgen madde ve triptik aktivite pozitif saptandı. Anne sütü ile beslenmeden hemen sonra başlayan sarı-sulu dışkılama, kilo alımında azalma ve dışkıda indirgen madde ve triptik aktivite pozitifliği olan olguda primer laktoz intoleransı tanısı düşünüldü. Tedavi olarak laktaz enzim preparatı başlandı. Tedavi sonrası 1. günde dışkı sayısı azaldı, dışkı şekli ve kokusu düzeldi. Aynı zamanda kolik atakları sayı ve sıklığında belirgin azalma oldu.

Bulgular:

Sonuç:Laktoz intoleransı ayrıntılı öykü ve basit dışkı tetkikleri ile tanısı konulabilen bir tablodur. İnfantil dönemde ishal ve kolik yakınmaları olgularda ayırıcı tanıda laktoz intoleransı düşünülmelidir.



ÇOCUKLUK ÇAĞI AKUT GASTROENTERİTLERİN ÖNEMİ

FUNDA GÜL BİLGEN1, ŞENAY ŞEKEROĞLU1, NİLGÜN KATRANCI1, AYŞE ÇİÇEK1,

1Kilis 7 Aralık Üniversitesi Yusuf Şerefoğlu S.Y.O.,

Amaç:Tüm gelişmelere ve dünyanın pek çok yöresindeki sağlık tedbirlerine karşın bulaşıcı hastalıklar halen dünyada en önemli ölüm sebeplerini oluşturmaktadır. İshalli hastalıklar da bunun içinde önemini korumaya devam ettirmektedir (Bishop WP ve ark. 1988). Alt solunum yolu enfeksiyonlarından sonra çocuklardaki yüksek morbidite ve mortalitenin ikinci en sık nedeni akut gastroenteritlerdir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur (Yousefi Rad A. ve ark. 2010; Tekin A., 2010).

Yöntem:Çalışmamız çeşitli literatürler taranarak hazırlanmış derleme şeklindeki bir araştırmadır.

Bulgular:Akut gastroenteritler çoğunlukla infeksiyöz ajanlarla oluşmakla birlikte infeksiyon dışı sebepler de göz önünde bulundurulmalıdır. (Özkasap S, 2004; Koletzko S. ve ark., 2009) İnfeksiyöz akut gastroenteritler viral, bakteriyel veya paraziter enteropatojenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Gelişmiş ülkelerde infeksiyöz ishallerin % 30-70'inden viruslar, % 10-20'sinden bakteriyel patojenler ve yaklaşık % 5-10'undan parazitlerin sorumlu olduğu bildirilmiştir #Koletzko S. ve ark., 2009#. Hastalar hastaneye sık ve sulu dışkılama, karın ağrısı ve kusma yakınmaları ile başvururlar #Pickering LK ve ark., 2004; Yurdakök K., 2000#. Dehidratasyon ve ağızdan sıvı tedavisi konusundaki eğitimin yaygınlaşmasına rağmen AGE çocukluk çağında önemli morbidite ve mortalite nedeni olmaya devam etmektedir #Pickering LK ve ark., 2004#.

Sonuç:Her nekadar gelişmiş ülkelerde prevelans ve ciddiyeti azalsa da, akut ishal günümüzde hala çok sık görülmekte ve sıklıkla ciddi problemlere yol açmaktadır (Assis AM., 2005). Bu açıdan, bölgede olası gastroenterit etkenlerinin bilinmesi, doğru tanı ve etkin tedavi fırsatı sağlayacak, ayrıca antimikrobiyal tedavi gereken durumlarda antibiyotik seçimi için yol gösterecektir (Pickering LK. 1998).



ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI HEMŞİRELİĞİ İNTÖRN ÖĞRENCİLERİNİN UYGULAMASINA YÖNELİK GÖRÜŞLERİ

NURDAN AKÇAY1, MERVE TOGUŞ1, FİGEN YARDIMCI1,

1Ege Üniversitesi Hemşirelik Fak.,

Amaç:Hemşirelik, bilim ve sanattan oluşan bir meslektir. Sıklıkla birbirinin karşıtı olarak görülen bilim ve sanat, hemşirelik bakımında en yaratıcı şekilde kombine edilmiştir. Bilim olarak hemşirelik, çocuk sağlığının her yönüne ilişkin teorik bilgi ve beceriyi gerektirir. Hemşireliğin uzmanlık alanlarından biri olan “çocuk hemşireliği” çocuk ve aileyi bakımın merkezine alan, yenidoğan döneminden başlayarak, ergenlik döneminin sonuna kadar tüm gelişim dönemlerini kapsayacak biçimde ve birinci, ikinci, üçüncü düzeyde sağlık bakımı vermekten sorumlu bir alandır Bu çalışma, Hemşirelik Fakültesi intörn öğrencilerinin Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği uygulamalarına yönelik görüşlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır

Yöntem:Tanımlayıcı tipteki araştırma, 2013 Ocak-Mayıs ayları içerisinde yapılmıştır. Veri toplamak için araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan form kullanılmıştır. Tanıtıcı Bilgi Formu; Açık ve kapalı uçlu olarak hazırlanmış 9 sorudan oluşmaktadır. İntörn Hemşirelerin Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uygulaması sonrası uygulamaya ilişkin görüşleri ise 19 maddeden oluşmuştur. Çalışma intörn öğrenimi gören 131 öğrenciyle yürütülmüştür. Veriler sayı-yüzde dağılımları ile değerlendirilmiştir.

Bulgular:Öğrenci hemşirelerin %71’i kız ve % 75.6’sı 23-25 yaşındadır. %47.3’ü Klasik (Düz) lise mezunu olan öğrencilerin, % 49.6’sının iş bulma kolaylığı nedeni ile bu mesleği tercih ettikleri belirlenmiştir. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği uygulaması sonrası uygulamaya ilişkin görüşlerine baktığımızda ise % 51.1’i el becerilerinin arttığını, %60.3’ü Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları konusunda teorik bilgilerinin pekiştiğini, % 67.2’si sorumluluk duygusunun geliştiğini ve %56.5’inde ise ekiple iletişim ve ekip çalışmasına yönelik becerilerinin gelişmesine katkı sağladığını belirtmiştir.

Sonuç:Öğrenci hemşirelerin bu uygulama ile pediatrik ilaç dozu hesaplama, uygulama planı geliştirip elde edile sonuçların değerlendirme, pediatrik tanılama becerisi, sorumluluk duygusunun gelişmesi ve teorik bilgilerin pekişmesine yönelik katkı sağladığı belirlenmiştir.



BİR ÖMÜR GLUTENE HAYIR!

Selver ÖZTÜRK1, Esma SÜLÜ UĞURLU1,

1E.Ü.Ödemiş Sağlık Yüksekokulu,

Amaç:Glutene duyarlı enteropati olarak da bilinen çölyak hastalığı buğday, arpa, çavdar ve yulaf proteini olan glutenin kalıcı intoleransı nedeniyle oluşan bir hastalıktır. Çocuklarda kistik fibrozdan sonra en yaygın görülen malabsorpsiyon bozukluğudur. Hastalığın erken klinik belirtileri iştahsızlık, irritabilite, halsizlik ve kilo kaybıdır. Hastalık ilerledikçe abdominal distansiyon ve dışkıda emilemeyen yağların büyük miktarlarda boşaltımı ile görülen kronik diyare gözlenir. Buna bağlı olarak yağda eriyen A, D, E ve K vitaminlerinde yetersizlik gözlenir. Gergin şiş abdomen, cilt altı yağ kaybı ve hipoproteinemiye bağlı kaslarda zayıflama ise hastalığın ileri belirtileridir. Tedavide yaşam boyu süren glutensiz diyet verilir. Diyet konusundaki eğitim ise, tedavinin temel hedefidir. Gluten içeren arpa, çavdar, buğday ve yulaf diyette elimine edilmeli ve yerine mısır, pirinç ve aktarı konulmalıdır. Çocuğa ömür boyu diyet zorunluluğu getirilmesi; çocuğu ve ailesini her açıdan etkilemektedir. Bu nedenle çölyak’lı yaşamda hemşirenin eğitici ve danışmanlık rolü çok önemlidir. Hemşirelik bakımının uzun dönemde hedefi diyet eğitimini ve bakış açısını sağlamaktır. Hemşire aileye hastalık sürecini, belirti ve bulgularını ve glutensiz diyetin neden önemli olduğunu açıklamalıdır. Ailelere bütün hazır gıdaların etiketlerini gluten ve hidrolize sebze proteinleri gibi gluten içeren katkı maddelerin içeriğini okumayı öğretmelidir. Aileler ve çocuk her zaman hangi ürünlerin içerisinde arpa, çavdar, buğday ve yulaf olduğunu tam olarak bilemeyebilirler. Bu yüzden hemşire aileye gerekli diyet eğitimini verdikten sonra diyetisyenle işbirliği yaparak glutensiz yiyecek kaynaklarını ve yemek reçetesini aileye vermelidir. Bu derlemenin amacı çölyak hastalığının tedavisinin temel ilkesi olan gluteinsiz diyet eğitiminin çölyaklı çocuklar, aileleri ve pediatri hemşireleri açısından önemini vurgulamaktır.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



OLGU SUNUMU: RUBİNSTEİN – TAYBİ SENDROMU OLAN BEBEKTE HEMŞİRELİK YÖNETİMİ

DİLEK ZENGİN1, FİGEN YARDIMCI1, NURDAN AKÇAY1, AYŞE ERSUN1,

1EGE ÜNİVERSİTESİ HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ,

Amaç:1963 yılında Rubinstein ve Taybi geniş başparmak ve ayak, yüz anormallikleri ve mental retardasyon ile karakterize yeni bir sendrom tanımladılar. Rubinstein–Taybi sendromu, mental retardasyon, karakteristik yüz görünümü ve geniş el ve ayak başparmakları ile karakterize bir multipl konjenital anomali ve mental retardasyon sendromudur. Oldukça nadir görülen bu sendromun tanısı, sendroma özgü kromozomal veya biyokimyasal belirteçler olmadığından radyolojik ve klinik bulgularla konur. Rubinstein–Taybi sendromunun sebebi bilinmemektedir. Görülme sıklığı 1/250.000-300.000 doğum olup her iki cinste eşit orandadır. Olguların çoğu sporadiktir ve aile hikâyesi yoktur. Tanı çoğunlukla geniş ve kısa terminal falankslı başparmaklar, büyük ayak parmakları, karakteristik yüz görünümü, kısa boy, mental, motor ve dil geriliği ile erkek çocuklarda tam olmayan veya gecikmiş testiküler iniş gibi majör kriterlerin bulunması temeline dayanır. 33 yaşındaki annenin normal spontan doğum ile 3500 gr ve 49 cm boyunda miadında dünyaya gelen 3 aylık kız olgunun yapılan fizik muayenesinde kilo ve boy persantilinin 3 persantilden düşük, ön fontanelin 3x3 cm, arka fontanelin ise kapalı olduğu ve basık burun, dar alın ile karakterize yüz görünümü, solunum güçlüğü ve ek solunum seslerinden stridor mevcut olmakla birlikte sol kol ve sağ bacakta hareket kısıtlığı, her iki ayakta başparmak kısa, geniş ve 2.-3. ayak parmaklarında sindaktili saptanmıştır. Genel pediatri servisinde izlenmekte olan olgunun hemşirelik bakım yönetimi bu bilgiler ışığında sunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Rubinstein–Taybi Sendromu, Yenidoğan, Olgu *Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği A.B.D.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



VARİSELLA-ZOSTER VİRUS ENFEKSİYONU SONRASI ARTERİYAL İSKEMİK İNME

Ayşe İpek POLAT1, Pakize KARAOĞLU1, Uluç YİŞ1, Semra HIZ1,

1DEUTF Çocuk Nöroloji,

Amaç:Çocuklarda suçiçeği enfeksiyonu kraniyal komplikasyonlara neden olabilmektedir. Çocuklarda Varisella zoster virus (VZV) enfeksiyonu sonrasında ilk 3-6 ay içinde arteriyal iskemik inme (Aİİ) görülebileceği bildirilmektedir. Bu yazıda VZV enfeksiyonundan sonra nörolojik defisitler ile başvuran ve görüntüleme yöntemleri ile santral sinir sistemi vasküliti saptanan bir olgu sunulmuştur.

Yöntem:

Bulgular:Sekiz yaşında, kız olgu iki gün önce başlayan yazı yazamama, yavaş konuşma, bardağı tutamama ve dengesizlik yakınmalarıyla polikliniğimize getirildi. Öyküsünden 2 ay önce suçiçeği enfeksiyonu geçirdiği öğrenildi. Özgeçmişinde özellik olmayan hastanın soygeçmişinde annesinde polikistik böbrek hastalığı mevcuttu. Fizik muayenesinde geçirilmiş suçiçeğine sekonder skarları vardı. Nörolojik muayenesi dismetri, romberg pozitfliği, ardışık yürüyüş bozukluğu dışında normaldi. Rutin kan ve BOS incelemeleri normal olan hastanın kraniyal manyetik rezonans (MR) görüntülemesinde sol parietooksipial bölgede ve sağ periventriküler subkortikal oksipital kortikal intensite artışı saptandı. İzleminin ikinci günü genel durumu bozulan, bilinç bulanıklığı, kusması gelişen olgunun tekrarlanan kranial MR ve diffuzyon MR’da lezyonların progresyon gösterdiği görüldü. Serebral MR anjiyografisinde sol vertebral, bilateral posterior ve internal karotid arter distalinin ince kalibrasyonda olduğu görüldü. Olguda ‘postvarisella vaskülopatisi’ düşünüldü. Asiklovir, kortikosteroid ve düşük moleküler ağırlıklı heparin, salisilik asit tedavileri uygulandı. İzlemde hastanın nörolojik bulguları normale döndü. Kontrol MR görüntülemede lezyonların gerilediği görüldü.

Sonuç:Sonuç olarak, çocukluk çağında sık görülen VZV enfeksiyonunundan sonra fokal veya diffüz nörolojik ve/veya psikiyatrik semptomlara yol açan arteriyal iskemik inme görülebilir.



ANNE İLE BEBEĞİN TEN TENE TEMASI: KANGURU BAKIMI

Fatma KONUK1, Esma SÜLÜ UĞURLU1,

1E.Ü.Ödemiş Sağlık Yüksekokulu,

Amaç:Kanguru bakımı sakin bir ortamda annenin çıplak olarak göğsüne bebeğini yatırmasıyla tensel temaslarının sağlanmasıdır. Doğum sonrası ilk bir saat annenin bebeğiyle yakın temasının ve iletişiminin güçlendirmesi açsından önemlidir. Bu sürecin başarıyla tamamlanması bebeğin büyüme ve gelişmesinde önemlidir. Kanguru bakımının anne ile bebek arasındaki ilişkinin sürdürülmesinde, bebeğin büyüme ve gelişmesinde birçok yararları olduğu kanıtlanmıştır. Yapılan çalışmalarda bebeğin ağlama süresinin kısaldığı, uyku süresinin ve kalitesinin arttığı, vücut ısısının, kalp atışlarının ve solunumunun düzenlenmesinde birçok yararı olduğu saptanmıştır. Ayrıca annenin süt salgısının arttığı ve hastanede kalış süresinin kısaldığı belirlenmiştir. Bu nedenle özellikle yeni doğan hemşirelerinin kliniklerde kanguru bakımını yaygın olarak kullanmaları, anneleri teşvik etmeleri, anne bebek ilişkisinin olumlu şekilde başlatılması ve sürdürülmesi açısından önemlidir. Bu derlemenin amacı, olumlu anne bebek ilişkisinin sağlanmasında ve bebeğin büyüme ve gelişmesinde birçok faydası belirlenmiş olan kanguru bakımı konusunda yapılan çalışmaları değerlendirmek ve kanguru bakımının kliniklerde kullanımının önemini vurgulamaktır.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



GÜNÜMÜZÜN YENİ ANNE MODELLERİ

Gülçin KARCI1, Esma SÜLÜ UĞURLU1,

1E.Ü.Ödemiş Sağlık Yüksekokulu,

Amaç:Pediatri alanında çalışan sağlık çalışanları her gün yüzlerce aile ile karşılaşırlar. Türk toplumunda yaygın olarak çocuk bakımında annelerin ön planda olması pediatri alanındaki sağlık çalışanları açısından aileler ile özellikle de anneler ile iletişimin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. İletişim de sağlık çalışanlarının tavır ve davranışları, yaklaşımları kadar annelerin çocuklarına davranışları ve yaklaşımları da önemlidir. Bazı anneler çocuklarına karşı aşırı ilgili olurken bazı anneler ise aşırı ilgisiz ya da duyarsız olabilmektedirler. Günümüzde ailelerin davranışlarını inceleyen uzmanlar hayvan sembolleriyle eşleştirilerek anılan yeni anne modelleri ortaya çıkarmışlardır. Bu derlemede çok sık karşılaşabildiğimiz ortaya çıkan yeni anne modellerinden; çocukları için dünyaları yıkabilecek ayı anne modeli, ilgisiz anneler için nitelendirilen penguen anne modeli, çocuklarının sadece başarılarına odaklanan kaplan anne modeli, çocuğuna aşırı düşkün olan kanguru anne modeli ve çocuğuyla oynayabilen, kaliteli vakit geçirebilen yunus anne modeli gibi anne modellerini ve özelliklerini inceleyeceğiz. Bu derlemenin amacı özellikle ailelerle sık karşılaşan pediatrik alanda çalışan sağlık personelinin karşılaşabileceği anne modellerine farklı bir bakış açısı geliştirebilmektir.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



ÇOCUKLARLA İLETİŞİMDE TERAPÖTİK OYUNUN YERİ

Cemile GİRGİN1, Esma SÜLÜ UĞURLU1,

1E.Ü.Ödemiş Sağlık Yüksekokulu,

Amaç:Terapötik sözlük anlamı terapi amaçlı, terapide kullanılan, iyileştirici ve tedavi edici olarak bilinmektedir. Terapötik oyun ise bireyin kendini tehdit altında hissetmeden, kendini içtenlikle ifade edebildiği, destekleyici, geliştirici ve rahatlatıcı oyun yöntemidir. Terapötik oyunun amacı, çocuğun duygusal olarak kendini iyi hissetmesini sağlamak, çocuğun normal fonksiyonlarını yerine getirmesini engelleyen duygusal, davranışsal ve psikolojik problemleri ortadan kaldırmaktır. Hastanede uzun süre yatan çocukların zaman kavramı ve sosyal ilişkileri bozulabilmekte, davranış sorunları ve depresyon gibi bulgular görülebilmektedir. Terapötik oyun ile çocuklar hastane ortamına kolay alışabilmekte ayrıca bu yöntemle çocukların yaşadıkları ağrının derecesi kolaylıkla belirlenebilmekte, ameliyat gibi tıbbi işlemlere hazırlanmasını kolaylaştırabilmektedir. Yapılan çalışmalarda ise terapötik oyun yöntemiyle ameliyata hazırlanan çocukların daha az anksiyete yaşadıklarını ve daha fazla işbirliği yaptıklarını belirlenmiştir. Bu derlemenin amacı pediatri alanındaki sağlık çalışanlarının çocuklar için terapötik oyunun önemine dikkatlerinin çekilmesini sağlamak hastalarıyla iletişimlerinde, tıbbi ve invaziv girişimleri öncesinde terapötik oyunu bir araç ve iletişim yolu olarak kullanılmasının önemini vurgulamaktır.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



OLGU SUNUMU: PREMATÜR VE RESPİRATUAR DİSTRES SENDORUMLU BEBEĞİN HEMŞİRELİK BAKIMI

Elif BİLSİN1,

1Gaziantep Üniversitesi,

Amaç:Respiratuar Distress Sendromu (RDS) tanısı ile yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan yenidoğanın hemşirelik bakımını kavram haritası ile tartışıp, hastalığın fizyopatolojisi, bulguları ile hemşirelik tanıları ve yapılan hemşirelik girişimleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır.

Yöntem:Vakada RDS'nin fizyopatolojisi, bulguları, tedavisi ve komplikasyonları kavram haritası üzerinde gösterilmiş, elde edilen veriler doğrultusunda hemşirelik tanıları konulmuş ve yapılan girişimler harita üzerinde gösterilmiştir.

Bulgular:

Sonuç:



NİEMANN PİCK TİP C TANILI OLGULAR: EGE TIP DENEYİMİ

Ebru CANDA1, Mehtap KAĞNICI1, Melis KÖSE1, Sema Kalkan UÇAR1, Mahmut ÇOKER2,

1Ege Universitesi Çocuk Metabolizma Ve Beslenme Bilim Dalı, 2Ege Üniversitesi Çocuk Metabolizma Ve Beslenme Bilim Dalı,

Amaç:Niemann Pick Tip C hastalığı NPC1 ( tüm hastaların % 95’i ) ve NPC2 ( tüm hastaların % 5’i ) geninde mutasyon sonucu oluşan endosomal / lizozomal lipid trafiğinin bozulması ile ortaya çıkan, heterojen kliniğin görüldüğü bir hastalıktır. Karaciğer, dalak, akciğer gibi visseral organ tutulumu ve nörolojik, psikiyatrik semptomlarla karakterizedir.

Yöntem:Kliniğimizde Niemann Pick Tip C tanısı ile izlenen 7 olgu; klinik ve laboratuar sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.

Bulgular:Hastaların ortalama tanı yaşı 6.2 ± 11.4 ( 1 ay – 32 yaş ) idi. Hastaların dördünde 1.derece kuzen evliliği öyküsü mevcuttu. Beş hastada hepatosplenomegali, iki hastada okulomotor apraksi, bir hasta dışında tüm olgularda değişen derecelerde nörolojik tutulum saptandı. Beş hastanın öyküsünde veya başvuru sırasında karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik ve kolestaz bulguları mevcuttu. Akciğer tutulum bulguları üç hastada gözlendi. İki hastada hem karaciğer hem kemik iliği biyopsisinde lipid depo hücreleri görüldü. Bir hastada karaciğer biyopsisinde, yine bir hastada kemik iliği biyopsisinde lipid depo hücreleri saptandı. Kranial MR incelemesinde bir hastada serebral atrofi, bir hastada beyaz cevherde hipomyelinize alanlar ve korpus kallosumda incelme ve bir hastada korpus kallosumda incelme görüldü. Klinik ve labarotuvar ile birlikte değerlendirilen hastaların ikisinin tanısı mutasyon analizi ile diğerlerinin tanısı fibroblast kültür- Filipin boyaması sonucu ile konuldu. Bir hasta bir aylık iken exitus oldu. İki hasta miglustat tedavisi aldı.

Sonuç:Niemann Pick Tip C hastalığı visseral organ tutulumu ve ilerleyici nörolojik bulgular varlığında akılda tutulmalıdır. Erken Miglustat tedavisi ile nörolojik bulguların ortaya çıkması geciktirilebilmekte ve yaşam ömrü uzatılabilmektedir. Hastalarımız erken tanı ve tedavinin önemini vurgulamak amacıyla sunulmuştur



ERİŞKİN DÖNEMDE KARDİYAK BULGULARLA SAPTANAN MPS VI HASTASI

Ebru CANDA1, Melis KÖSE1, Mehtap KAĞNICI2, Evrim ŞİMŞEK3, Sema Kalkan UÇAR1, Can HASDEMİR3, Mahmut ÇOKER1,

1Ege Üniversitesi Çocuk Metabolizma Ve Beslenme Bilim Dalı, 2Ege Üniversitesi Çocuk Metabolizma Ve Besleme Bilim Dalı, 3Ege Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı,

Amaç:Mukopolisakkaridoz (MPS) tip VI (Morateux Lamy sendromu) aril sulfataz B enzim eksikliği sonucu oluşan progresif, multisistemik tutulumlu otozomal resesif geçişli lizozomal depo hastalığıdır.

Yöntem:Yirmidört yaşında MPS tip VI tanısı alan kız hasta klinik ve laboratuvar inceleme sonuçları ile birlikte sunulmuştur.

Bulgular:Göğüs ağrısı yakınması ile başvuran hastada tam AV blok saptandı ve pacemaker uygulandı. Özgeçmişte anne – baba arasında birinci derece kuzen evliliği, soygeçmişte MPS tanılı aile bireyleri ( bunlar kim, tam bilmiyorsak bu bilgiyi silelim ) öyküsü alındı. Fizik bakısında kaba yüz görünümü, kemik displazi bulguları, 2/6 sistolik üfürüm, spastik tetraparezi bulundu. Yapılan laboratuvar incelemelerinde dizostozis multiplex, nörojenik EMG bulguları, ılımlı serebral atrofi, servikal kanal stenozu saptandı. Arilsulfataz B enzim düzeyi 0 nmol/saat/mg protein bulundu. MPS tip VI tanısıyla enzim replasman tedavisi başlandı. Ancak enzim replasman tedavisi başlandıktan 1.5 ay sonra kardiyopulmoner komplikasyonlar nedeniyle exitus oldu

Sonuç:Mukopolisakkaridoz Tip VI hastalarında kardiyopulmoner tutulum sık görülmektedir ve mortalite - morbidite üzerine etkilidir. Olgu erken tanı ve tedavinin önemini vurgulamak amacıyla sunulmuştur.



AKUT ROMATİZMAL ATEŞLİ OLGULARIMIZ

Sibel BOZABALI1, Aynur MAMMADOVA1, Caner TURAN1, Ertürk LEVENT1, Zülal ÜLGER1, Ruhi ÖZYÜREK1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi,

Amaç:Akut romatizmal ateş (ARA) gelişmekte olan ülkelerde 5-15 yaş arası çocuklarda streptokok enfeksiyonundan sonra görülen, edinsel kalp hastalıklarının en önemli nedenini oluşturmaktadır. Özellikle mitral ve aort kapağını tutan kardit nedeniyle tedavisiz olgularda önemli morbiditelere sebep ola bilir. Bu çalışmada hastanemiz kardiyoloji bölümü tarafınca takip edilen ARA tanılı hastalarımızın klinik özelliklerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem:Kardioloji polikliniğinde ARA tanısıyla izlenen hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi.

Bulgular: Çalışmamızda Kasım 1997-Agustos 2012 tarihleri arasında toplam 77 ARA tanılı hasta değerlendirildi. Hastalarımızın %53`ü kız, %47`sı erkekti. En küçük hastamız 5 yaşında, en büyük hastamız 16 yaşındaydı (Ortalama 10.6±3 yaş ). Hastalarımızın 1/3’i ( %36) Mayıs,Haziran,Temmuz aylarında tanı almıştır. Hastalarımızın %73`de artrit, %5.1`de kore saptandı, %86`da kardit görülmüş olup karditli olguların %78`de MY , %45`de AY+MY gözlendi. Eritema marginatum ve subkutan nodul saptanmadı. Laboratuvar değerlerine bakıldığında ortalama sedim 63.13mm/h, ASO 865 IU, CRP 5.4mg/dl, Hb 13.04gr/dl, WBC 17655/mm³olarak değerlendirildi. EKG’leri değerlendrildiğinde toplam 11 hastada PR uzaması (ortalama PR mesafesi 0.16mm) gözlendi. ARA tanısı konulan tüm hastalar penisilin profilaksisine alındı. Kardit gözlenen hastalarımıza aspirin+steroid tedavisi başlandı. 5 hastamıza baslangıcda ejeksyon fraksyonları sınırda düşük olduğu için antikonjestıf tedavi verildi. Taburculuk sonrası takiplere devam eden hasta sayısı 56 olup bunların büyük çoğunluğu (50 hasta-%89) kardit geçirmiş olgulardı. Bu olguların %50’inde izlem süresince kapak yetersizliklerinin gerilediği gözlendi. %50 hastada ise başlangıçta da kapak etkileniminin minimal olduğu belirlendi.

Sonuç:ARA akut dönemde tedavi edilip primer ve sekonder profilaksisi yapıldığında mekanik kapak replasmanı gibi önemli morbiditelerin önlene bildiği bir hastalıktır.Özelikle kardit geçiren olguların hastalıklarının ciddiyetinin farkında olmaları da profilaksı devamında önemli görülmektedir.



SAĞLIKLI YENİDOĞANLARDA FARKLI GÖBEK BAKIMI UYGULAMALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

AYŞE ERTUĞRUL1, DAMLA KIZILCA2, SELMİN ŞENOL3,

1Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı, 2Bornova Belediyesi, Sağlık İşleri Müdürlüğü, 3Ege Üniversitesi İzmir Atatürk Sağlık Yüksekokulu,,

Amaç:Bu çalışma sağlıklı yenidoğanlarda farklı göbek bakımı uygulamalarını değerlendirmek amacıyla retrospektif bir literatür araştırmasıdır.

Yöntem:GOOGLE AKADEMİK, SCİENCE DİRECT ve PUBMED arama motorlarından 2000 yılı sonrası yapılmış olan makalelerin incelenmesi yoluyla gerçekleştirilmiştir. Tarama sonucunda konuyla ilgili 5 makale değerlendirmeye alınmıştır.

Bulgular:Mullany ve arkadaşları (2006) yılında yaptığı çalışmada antiseptik ile yapılan göbek bakımının enfeksiyon oluşumunu azaltıcı etkisi olduğu, kuru bırakma yönteminin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği belirtmiştir. Kul ve arkadaşlarının (2005) yılında yaptığı çalışmada da farklı göbek bakımı uygulamaları (steril gazlı bez, alkol, povidon-iyot, eozin) incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı, steril gazlı bezle yapılan göbek bakımı uygulamasının yeterli olduğu vurgulanmıştır. Dore ve arkadaşları (2006) yılında yaptığı çalışmada ise göbek bakımı için alkol ve kuru bırakma yöntemi karşılaştırılmış, her iki grupta enfeksiyona rastlanmamıştır. Bu sebeple kanıtlar alkol kullanımı desteklememektedir. Janssen ve arkadaşları (2003) yılında yaptıkları çalışmada üçlü boya ve alkolü, kuru bırakma ile karşılaştırdıklarında kuru bırakma grubunda bir olguda enfeksiyonla karşılaşılmıştır. Bu sebeple el hijyenine dikkat edildiği sürece kuru bırakma yöntemi yenidoğanlarda tavsiye edilmiştir. Vural ve Kısa (2006) povidon iyot, anne sütü ve kuru bırakma yöntemlerini karşılaştıran çalışmasında üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulmuştur. Anne sütü kullanılan grupta 2, povidon iyot kullanılan grupta 1 enfeksiyon olgusuna rastlanmış, kuru bırakma grubunda ise enfeksiyona rastlanmamıştır. Bu çalışmadada kuru bırakma yöntemi desteklenmektedir.

Sonuç:Bu bağlamda yapılan çalışmalarda kesin sonuçlara ulaşılmamıştır. Birçok çalışma kuru bırakma yöntemini desteklerken klinik uygulamalarda hala alkollü göbek bakım uygulaması olduğu görülmektedir. Ancak sosyoekonomik etmenlerin etkilerini araştıracak daha geniş çalışmalara gereksinim vardır.



RAMONA T. MERCER’İN “ANNE ROLÜ EDİNME – ANNE OLMA” KURAMI

Dilek KÖSE1, Nursan ÇINAR1,

1Sakarya Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hemşireliği AD,

Amaç:Aile merkezli çocuk hemşireliği ile aile ve çocuğu ilgilendiren diğer disiplinlerde de birçok araştırmaya öncülük eden, çok düzeyli bir süreç olan anne olmayı kolaylaştıran “Anne Rolü Edinme-Anne Olma Kuramı”, Ramona T. Mercer tarafından analiz edilmiştir. Mercer, yaptığı son çalışmalar ve yapılan öneriler doğrultusunda orta düzey “ Anne Rolü Edinme” kuramını “ Anne Olma “ şeklinde 2004 yılında revize etmiştir. Anne olma, insan yaşamında büyük gelişimsel bir olaydır. Anne olma süreci yoğun psikolojik, sosyal ve fiziksel çalışmayı gerektirir. Mercer, anneliğin ilk 8 ve 12 ayı boyunca anne rolü edinme üzerine çalışmaya odaklanmıştır. Beklentisel, formal, informal ve annelik kimliği olmak üzere rolün aşamalarını 4 grup şeklinde belirtmiştir. Anne yaşı, sosyoekonomik durum, doğum deneyimi algısı, erken anne-bebek ayrılığı, sosyal stres, sosyal destek, kişilik karakteri, öz benlik, çocuk büyütme tutumları, bebeğini algılaması, rol çatışması ve sağlık durumu gibi anneye ait değişkenler annelik rolü edinmeyi etkilemektedir. Bebeğin karakteri, görünüşü, cevap verebilirliği ve sağlık durumu da annelik rolünü edinmeyi etkileyen bebeğe ait faktörlerdir. Mercer, anne rolü edinmenin hareket eden bir süreçten çok sabit bir durumu ifade ettiğini, anne olma sürecinin rolden daha büyük bir şey olduğunu ifade etmiştir. Yaşam süresince bazı rollere son verilmesine rağmen anneliğin yaşam boyu bağlılık gerektirdiğini belirtmiştir. Kuramında bazı değişiklikler yapma gereksiniminde olduğunu ve anne rolü edinmenin yerine anne olma adının kullanılmasını önermiştir. Anne olma sürecinin aşamalarının isimlerini ve içeriklerini değiştirmiştir. Mercer’in bu kuramı, hemşirelik bilimini geliştirmeye katkı sağlayan araştırma çalışmaları için kurumsal bir temel oluşturur ve uygulama ile eğitim alanlarında kolaylıkla kullanılabilir.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



COX ( - ) LEIGH SENDROMLU BİR OLGU

Melis KÖSE1, Ebru CANDA1, Mehtap KAĞNICI1, Sema KALKAN UÇAR1, Serkan KURTGÖZ1, Gülden DİNİZ ÜNLÜ2, Mahmut ÇOKER1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Metabolizma Ve Beslenme Bölümü, 2Behçet Uz Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi Patoloji Bölümü,

Amaç:Leigh Sendromu sendromik mitokondrial hastalıklar içinde infantil dönemde en sık görülen gruptur ve klasik formu ağır nörolojik tutulum, subakut nekrotizan ensefalopati, MRI’da tipik bazal ganglion tutulumu ile karakterize bir hastalıktır.

Yöntem:

Bulgular:2 yaşında kız hasta; büyüme gelişme geriliği nedeniyle izleme alındı. Fizik bakıda boy kısalığı, mikrosefali, nörolojik muayenesinde ılımlı gelişme geriliği mevcuttu. Labaratuar analizinde laktat düzeyi normal saptandı. İzleminin başında nörolojik ve labaratuar bulguları oldukça hafif olan hasta izleminin 3.ayında kazanılmış gelişim basamaklarının kaybedildiği görüldü. Ağır spastisitesi gelişen hastanın ara ara hiperventilasyon atakları, dirençli metabolik asidoz fark edildi. Çekilen beyin MR’ında bazal ganglionlarda , beyin sapı ve serebellar beyaz maddede yoğun hiperintens lezyonlar saptandı. MR spektroskopide (MRS) laktat piki görülmedi. Kas biyopsisinde kompleks IV boyamasında diffüz azalma tespit edildi. SURF 1 mutasyon analizinde 8.eksonda homozigot c769G>A missense mutasyonu saptandı. Hasta SURF 1 mutasyonuna bağlı Sitokrom Oksidaz C (COX) negatif Leigh Sendromu tanısı aldı. SURF 1 mutasyonları COX (-) Leigh Sendromunun en sık nedeni olmakla birlikte missense mutasyonlar daha nadir görülmektedir. Missense mutasyon varlığı kliniği hafifletmektedir, hastalar genellikle 2.dekadın başına kadar yaşayabilmektedir.

Sonuç:Bu yazıda büyüme gelişme geriliği ile semptomları başlayan başlangıçta kranial MR ve laktik asit düzeyleri normal olmasına rağmen izlemde nörodejenerasyon, tubulopati, ılımlı laktik asit yüksekliği ve MRI’da bazal ganglion tutulumu gelişen ancak MRS’te laktat piki olmayan bir COX (-) Leigh Sendromu vakası sunulmuştur.



OLGU SUNUMU: FENİLKETONÜRİ TANILI BEBEKTE HEMŞİRELİK YÖNETİMİ

Dilek ZENGİN1, Figen YARDIMCI1, Nurdan AKÇAY DİDİŞEN1, Ayşe ERSUN1, Gülçin ÖZALP GERÇEKER1,

1Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi,

Amaç:Fenilketonüri, otozomal resesif geçiş gösteren fenilalanin hidroksilaz enzim eksikliği ya da bu enzimin kofaktörü olan tetrahidrobioptrein metabolizması bozuklukları sonucunda görülmektedir. Fenilketonüri 1934 yılında, Asbjorn Fölling tarafından Norveçli bir ailenin iki çocuğunda ‘‘ Phenylpiruvic Oligophrenia’’ adıyla tanımlanmıştır. Daha sonra 1946’da Penrose ve Quastel hastalığa fenilketonüri ismini vermişlerdir. Hastalık tanımlandıktan 17 yıl sonra 1951’de ilk defa Prof. Hors Bickel ve arkadaşları fenilketonürili hastalar için fenilalanin içermeyen ilk formula mamayı üretmiştir. 1963 yılında ise Gutrie testi yenidoğanlarda topuk kanından FKÜ taraması tanımlanmıştır. Fenilketonürüli bebekler doğumda normaldir. Bazı vakalarda Pilor Stenozu ile karışabilen inatçı kusmalar tanımlanmıştır. Hasta büyüdükçe nörolojik bulgular kendini göstermeye başlar. Yavaş gelişen mental retardasyon, beyin gelifliminin yetersiz olması nedeni ile mikrosefali gelişir. Çocuk etrafla ilgisiz, hiperkinetik hatta otistik davranışlar gösterebilir. Olguların %60’ında açık renk saç, göz ve cilt rengi görülür. Vücut sıvıları ve idrarlarında küf kokusu dikkati çeker. 24 yaşındaki annenin sezeryan doğum ile SAT’a göre 38. haftada 2990 gr ve 49 cm boyunda dünyaya gelen kız olgunun sağlık merkezinde yapılan fenilketonüri tarama testinde fenilketonüri bulgusu ile üniversite hastanesine sevki gerçekleşmiştir. İki haftalık olan olguda yapılan fizik muayenesinde kilo ve boy persantilinin 50-75 persantil aralığında, ön fontanelin 2x3cm, arka fontanelin ise 0,5x1 cm olduğu ve sistem muayenesinde anormal bulgu varlığının olmadığı saptanmış olan olgunun kontrollü olarak anne sütü ve buna ek olarak mama ile oral beslenmesinin sağlanmaktadır. Yenidoğan servisinde izlenmekte olan olgunun hemşirelik bakım yönetimi bu bilgiler ışığında sunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Fenilketonüri, Yenidoğan, Olgu *Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği A.B.D.

Yöntem:

Bulgular:

Sonuç:



BETA KETOTİOLAZ EKSİKLİĞİ OLAN İKİ KARDEŞ

Melis KÖSE1, Ebru CANDA1, Mehtap KAĞNICI1, Volkan OKUR1, Rana İŞGÜDER2, Aycan ÜNALP3, Hasan AĞIN2, Sema KALKAN UÇAR1, Mahmut ÇOKER1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Metabolizma Ve Beslenme Bölümü, 2Behçet Uz Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi ,Pediatrik Yoğun Bakım ,İzmir, 3Behçet Uz Çocu Sağlığı Ve Hatalıkları Hastanesi , Pediatrik Nöroloji , İzmir,

Amaç:Beta Ketotiolaz ( 2-Metil Asetoasetil Koenzim A Thiolase – T2 ); ketolizde major rol oynayan ve izolösin katabolizmasının son basamağında görevli bir enzimdir. T2 eksikliği yaşamı tehdit eden metabolik asidoz ataklarına yol açabilmektedir. Klinik tablo; komadan asemptomatik erişkine kadar değişkenlik gösterebilmektedir. T2 eksikliği saptanan, klinik olarak farklı iki kardeş sunulmuştur.

Yöntem:

Bulgular:Anne baba arasında 1.derece kuzen evliliği olan, nöromotor gelişimi normal 8 aylık erkek hastanın gastroenterit sonrası gelişen solunum sıkıntısı nedeniyle acil servise başvurusunda ağır metabolik asidoz, hiperamonyemi, hipoglisemi saptandı. Periton diyalizi uygulanan ve solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilatöre bağlanan hastanın idrar organik asit analizinde çok yüksek miktarda 3-β OH Butirik asit, tiglilglisin ve 2-Metil 3-OH Butirik Asit atılımı, spot kanda tiglilkarnitin yüksekliği görülmesi üzerine T2 eksikliği düşünüldü. Hastanın anamnezinde metabolik asidoz atağı olmayan, gelişimi normal 4 yaşındaki ablası incelendiğinde idrar organik asitlerinde 3-β OH Butirik asit, tiglilglisin ve 2-Metil 3-OH Butirik Asit atılımı, spot kanda tiglilkarnitin yüksekliği saptandı. Fibroblast T2 aktivitesi düşük saptanan hastanın ve kardeşinin ACAT 1 gen analizinde 10.eksonda homozigot c.949 G>A yer değişimi bulundu. Anne ve babada söz konusu mutasyon tek allelde görüldü. Yoğun bakım izlemi sonrası ağır spastisite, dirençli konvülziyonları ve nistagmusu gelişen hastanın çekilen beyin MR görüntülemesinde kaudat nukleus, bazal ganglionlarda ve beyin sapında yüksek sinyalli değişiklikleri saptandı.

Sonuç:Hastamız bildiğimiz kadarı ile literatürde MR bulgusu olarak beyin sapı tutulumu olan ilk vakadır. Buna ek olarak; aynı mutasyonu taşıyan iki kardeşin çok farklı kliniklerinin olması genotip – fenotip ilişkisinin T2 eksikliği için sözkonusu olmadığını düşündürmesi açısından önemlidir



ANNELERİN İKİZ BEBEKLERİNİ İLK ALTI AYDA BESLEME DAVRANIŞLARI: SAKARYA İLİ ÖRNEĞİ

Nursan ÇINAR1, Dilek KÖSE1, Müge ALVUR2, Özlem DOĞU3,

1Sakarya Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Hemşireliği AD, 2Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği Anabilim Dalı, Kocaeli , 3TC Sağlık Bakanlığı, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi ,

Amaç:Çalışma ikiz bebeklerin ilk 6 ay boyunca anne sütü alma durumlarının belirlemesi amacıyla yapıldı.

Yöntem:Etik kurul ve İl Sağlık Müdürlüğü izinleri alındıktan sonra Ekim 2011-Mart 2013 tarihleri arasında yürütülen bu ileriye dönük çalışmada Sakarya ilinde bulunan bir devlet hastanesinde gerçekleşen ikiz doğum olguları belirlendi. İkiz bebek anneleri bilgilendirme ve sözlü onamları sonrasında araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formunu doldurdular ve altı ay süre ile ayda bir kez telefon ile arandılar. Telefon görüşmelerinde bebeklerini besleme tercihleri hakkında bilgi alındı. Veriler ortalama ve yüzde olarak ifade edildi.

Bulgular:Araştırma kapsamındaki annelerin yaş ortalamasının 30,17±5,16 (min=19 max=38) yıl olduğu bulundu. Annelerin 18’inin (%60) ilköğretim mezunu olduğu ve 24’ünün (%80) çalışmadığı belirlendi. Daha önce emzirme deneyimi olmayan ve çoğul bebek emzirmesi ile ilgili eğitim aldığını belirten anne sayıları 17 (%56,7) idi. Annelerin 27’sinin (%90) C/S ile doğum yaptığı ve bebeklerin yarısının preterm olduğu saptandı. İkiz bebeklerden sadece bir çifti beş ay süre ile sadece anne sütü almıştı. İlerleyen aylardaki bebek besleme davranışları sadece anne sütü (1ay: 5; 2.ay: 5; 3.ay: 4; 4.ay: 4; 5.ay:2; 6.ay:0 bebek), sadece mama (1ay: 4; 2.ay: 10; 3.ay: 11; 4.ay: 17; 5.ay:23; 6.ay:25 bebek) ya da anne sütüve/veya mama (1ay: 51; 2.ay: 45; 3.ay: 45; 4.ay: 39; 5.ay:31; 6.ay:15 bebek) ve/veya ek gıda (5.ay:2; 6.ay:14 bebek) vermek seklindedir.

Sonuç:İkiz bebeklerde sadece anne sütü alma durumunun düşük oranda olduğu saptandı. Literatürde anne sütünün birden fazla bebek için yeterli olacağı belirtilmektedir. İkiz bebek bekleyen annelerin gebelik döneminden itibaren ikiz bebeklerine anne sütünün yararlı olacağı konusunda bilgilendirilerek, bu konuda cesaretlendirilmelerii gereklidir. Anahtar Kelimeler: İkiz bebek, anne sütü, ilk altı ay



SÜTÇOCUKLARINDA HİPERTRİGLİSERİDEMİ YÖNETİMİ

Mehtap KAĞNICI1, Yasemin ALTINOK1, Ebru CANDA1, Melis KÖSE1, Emin KARACA2, Sema KALKAN UÇAR1, Hüseyin ONAY2, Ferda ÖZKINAY2, Mahmut ÇOKER1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Metabolizma-Beslenme Bilim Dalı, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı,

Amaç:Hipertrigliseridemi hasta grubunun klinik, genotipik özelliklerini araştırmak ve diyete orta zincirli yağ asitleri'nin (MCT) eklenmesinin kan trigliserid düzeyine etkilerini değerlendirmektir.

Yöntem:Hipertrigliseridemi tanısıyla izlenen, tanı yaş ortalamaları 3±3 ay olan 32 olgunun diyetleri toplam enerji ihtiyaçlarının %30’unu yağ, yağdan sağlanan enerjinin %80’ini MCT oluşturacak şekilde düzenlendi.

Bulgular:Kolik tarzı karın ağrısı, huzursuzluk ve kusma yakınması ile başvuran 28 hastanın 4'ünde pankreatit, 2'sinde yenidoğan sepsisi saptandı. 4 hasta yenidoğan taraması sırasında lipemik serum nedeni ile tanı aldı. Trigliserid seviyeleri ortalaması tedavi başlangıcında 3.892 ± 4.694 mg/dL iken, 1. ayda 904 ± 808 mg/dL, 2.ayda 975 ± 981 mg/dL, 6.ayda 1.064 ± 1.286 mg/dL olarak saptandı. İzlem süresi ort. 3.08 ± 2.9 yıl sonunda trigliserid düzeyi ort. 1.545 ± 1.766 mg/dL ölçüldü. 23 hastada aile öyküsü, 17'sinde kardeşlerde dislipidemi, 5'inde ailede erken yaşta akut MI öyküsü, 14 hastanın ailesinde akrabalık mevcuttu. 9 hastada ( % 42.9 ) lipoprotein lipaz geninde mutasyon saptandı. (S477X, S447X, R192X, C557G>A, G273R, IVS8.15, I194T ve G188E). 12 hastanın ( % 57.1 ) mutasyonu negatif olarak sonuçlandı.

Sonuç:Hipertrigliseridemili olgularda diyete MCT eklenmesi, kan trigliserid seviyelerinde ilk ayda dramatik azalma sağlar. Tedavinin 6. ayına kadar devam eden düzelme, MCT temininde güçlükler, tat–koku özellikleri, ailenin motivastonunda azalma gibi sebeplerle tekrar artma eğilimine girebilir.



TİROZİNEMİ ZEMİNİNDE HEPATOSELLÜLER KARSİNOM GELİŞEN OLGU

Mehtap KAĞNICI1, Melis KÖSE1, Ebru CANDA1, Miray KARAKOYUN2, Sema KALKAN UÇAR1, Funda ÖZGENÇ2, Mahmut ÇOKER1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Metabolizma-Beslenme Bilim Dalı, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroeneteroloji-Hepatoloji-Beslenme Bilim Dalı,

Amaç:Tip I hepatorenal tirozinemi (HT) tanısı almış ve takipte hepatosellüler karsinom gelişmiş bir olguyu sunmaktır.

Yöntem:Vaka sunumu

Bulgular:Aile öyküsü ile küçük yaşlarda 2 kardeş ölümü olan; büyüme geriliği, hepatosplenomegali, siroz, fankoni sendromu, bacaklarda eğrilik ve hipofosfatemik rikets nedeni ile karaciğer nakli için bölümümüze refere edilen 9 yaşında kız hastamız, kan aminoasit analizinde ılımlı tirozin yüksekliği ile idrar organik asid analizinde SUAC atılımı nedeni ile Tip I HT tanısı aldı. AFP düzeyi çok yüksek (484000 ng/ml) ölçülen olgunun portal doppler USG ile üst abdomen dinamik MR tetkikinde en büyüğü segment-4B'de medial kapsül altında hipervasküler ve hepatosellüler karsinoma ile uyumlu olan çok sayıda karaciğer nodülü saptandı. Çoklu metastaz saptanması sebebiyle karaciğer transplantasyonu planlanmadı.

Sonuç:Literatürde Tip I HT kronik formunun bulgularının son derece silik olabileceği ve hastada aynı anda karaciğer yetmezliği, siroz ve hepatosellüler karsinom'un birlikte olabileceğinden bahsedilmektedir. Büyüme geriliği, hepatosplenomegali, siroz, fankoni sendromu ve hipofosfatemik riketsin etyolojisinde Tip I HT kronik formunun olabileceği ve erken tanınıp NTBC başlanmadığı takdirde hepatosellüler karsinom gelişebileceğinin önemini vurgulamak için olgumuzu sunduk.



YENİDOĞANIN DAVRANIŞLARINI ANLAMAK

EMİNE ŞEN1, NURDAN AKÇAY DİDİŞEN2,

1Söke Sağlık Yüksekokulu,Söke ,Aydın, 2Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi,Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği A.D.Bornova,İZMİR,

Amaç:“Gelişimsel Destekleyici Bakım” (Heidelise Als’ın Sinaktif teorisine göre) modelinde beynin anatomik ve fonksiyonel gelişimi dikkate alınarak bebeğin davranışlarından beyne gelen uyarıların çözülebileceği ve günlük davranışlarından bebeğin yetenekleriyle ilgili en iyi bilginin elde edilebileceği varsayılır. Bebeğin davranışlarına göre nelerin üstesinden gelebileceğinin görülebileceği öne sürülür.

Yöntem:Bu bilgiye göre bebeğin yetkinliklerinin gelişmesine ve nörodavranışsal işlemleri desteklemesine yardımcı olacağı tahmin edilen pozisyonlar tıbbi ve bakım işlemleri karşısında bile sürdürülmelidir.

Bulgular:Bakım bebekle işbirliği ile yapılır. Miyadında doğmuş bebeklerin gelişimsel fonksiyonları biyolojik olarak planlanmıştır ancak pretermleri davranışları doğru yorumlanarak her birinin özelliklerine ve ihtiyaçlarına yönelik alternatif bir bakım ortamı oluşturulmalıdır.

Sonuç:Bu derlemede bebeğin davranışları ve stres belirtilerine yönelik fizyolojik ve davranışsal belirtiler sınıflandırılacaktır.



YENİDOĞANIN HİPOTERMİSİ VE HEMŞİRELİK YAKLAŞIMI

EMİNE ŞEN1, NURDAN AKÇAY DİDİŞEN2,

1Söke Sağlık Yüksekokulu,Söke ,Aydın, 2Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi,Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği A.D.Bornova,İZMİR,

Amaç:Termoregulasyon vücut ısısını normal sınırlarda tutabilmek için ısı üretimi ile ısı kaybı arasında bir dengenin sağlanabilmesi yeteneğidir. Ondokuzuncu yüzyılın başlarında, düşük doğum ağırlıklı bebeklerin vücut ısılarını koruyabilmeleri için sıcak bir ortama gereksinim duydukları fark edilmiştir.

Yöntem:Hipotermi dünyanın her yöresinde, hatta tropik ülkelerde yaygın olarak görülmektedir.

Bulgular:Hipoterminin daha çok düşük doğum ağırlıklı ve hasta yenidoğanlar olmak üzere, normal yenidoğanlarda da önemli bir hastalık ve ölüm nedeni olduğu belirlenmiştir

Sonuç:Bu derlemede yenidoğanda ısı transfer mekanizmaları ve hipotermiyi önlemeye yönelik bazı klinik ve hemşirelik yaklaşımları tartışılacaktır.



HİPERİNSÜLİNEMİK HİPOGLİSEMİ; 2 AYLIK KIZ OLGU TEDAVİ VE İZLEM

Damla GÖKŞEN1, Özge ALTUN KÖROĞLU2, Nurhan ÖZCAN1, Serap ERGÖR1, Mehmet YALAZ1, Nilgün KÜLTÜRSAY1, Şükran DARCAN1,

1EÜTF, 2Eütf,

Amaç:Yenidoğan döneminde persistan hipoglisemi nadir olmasına rağmen nörolojik hasar ve yaşam boyu kalıcı hasar oluşturması nedeni ile; hızlı tanı ve agresif tedavi yöntemleri gerekmektedir.

Yöntem:

Bulgular:30 yaşındaG1P0 sağlıklı anneden, 3550 g doğan bir günlük kız bebek konvülziyonnedeniyle ölçülen kan şekerinin beslenmeye rağmen düşük olması nedeni ile 8 mg/kg/dkglukozinfüzyonu başlanarak sevk edildi. Anne baba arasında akrabalık ve ailede bilinen hastalık öyküsü belirlenmedi.Fizik bakıda ağ: 3800 gr. (1.17 SD) boy: 50 cm (0,28SD) BÇ: 31,5 cm (-2 SD), ve sistem bulguları olağan saptandı.Serum kan glukozu 33 mg/dl olduğunda bakılan kan ve idrar ketonu (-); insülin düzeyi 45 mIU/ml ve yağ asidi oksidasyondefektleri açısından yapılan metabolik tarama testleri normal obulundu.Hiperinsülinemik hipoglisemi tanısı ile 14 mg/kg/dkglukozinfüzyonu, glukagoninfüzyonu ve diazoksid tedavisi başlandı, hipoglisemisi devam eden olgunun tedavisine oktreotid ve nifedipin eklendi. Hiperinsülinemik hipoglisemi nedeni olan K(ATP) kanal mutasyonu ABCC8/KCNJ11 saptanmadı. Glikokinazgen mutasyonu negatifti.15 mg/kg/dk’a kadar glukozinfüzyon, 20 mg/kg/gdizaoksit, 25 mg/kg/gocreotid, 1 mg/kg/gün nifedipin, 20 mcg/kg/dkglukagoninfüzyonuna rağmen hipoglisemi gözlendi. Hipoglisemilerinin medikal tedaviyle kontrole alınamaması nedeniyle yaşamının 59. gününde pankreasın %95’i cerrahi olarak çıkarıldı. Patoloji sonucunda;endokrin adacıklarında artış ve hiperplaziyarısıra endokrin hücrelerinde yer yer pleomorfizminsaptandı.Postoperatif insülin düzeyi 3 mIU/ml idi. Postoperatifglukozmonitorizasyonu açısından devamlı glukoz izlem sistemi uygulandı. Hiperglisemi(300 mg/dl) gelişen olguya 0.05 Ü/kg/st insülin infüzyonu başlandı. “Creon” ve A,D,E,K vitaminleri tedavisine eklendi. Postoperatif 4. gündeglukoz izlem sistemli insülininfüzyonpompası takıldı.Kan şekeri insülin infüzyon pompası ile normoglisemiye yakın seyreden olgu 3 aylık gülümseme ve baş tutma (+) iken taburcu edildi.

Sonuç:yenidoğan döneminde hiperinsülinemi tanı ve tedavisi ciddi bir sorundur ekip olarak izlendiğinde hızlı tanı ve tedavi yöntemleri ile kronik sorunların azaltılabilmektedir.



PETERM YENİDOĞANLARDA KORDON KANI VE ARDIŞIK KAN KİTOTRİOSİDAZ DÜZEYLERİNİN SOLUNUMSAL MORBİDİTE İLE İLİŞKİSİ

Sezgin GÜNEŞ1, Mehmet YALAZ1, Eser SÖZMEN2, Deniz GÖNÜLAL1, Özge Altun KÖROĞLU1, Nilgün KÜLTÜRSAY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Neonatoloji Bilim Dalı, İzmir, 2Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Biyokimya Ana Bilim Dalı, İzmir,

Amaç:Kitotriozidaz, makrofajlar ve nötrofillerden salgılanan inflamatuvar bir proteindir. Yenidoğanlardaki çalışmalarda yüksek kitotriozidaz düzeylerinin mantar enfeksiyonları ile ilişkisi gösterilmiştir. Inflamasyon ile ilişkili olan bronkopulmoner displazi (BPD) ve respiratuvar distres sendromu gibi hastalıklarda; kitotriozidaz erken dönemde pro-inflamatuar tablonun ortaya konulması ve hastaların prognozunu açısından bilgi verici olabilir. Ayrıca bu hastalıkların patogenezinde makrofaj ve nötrofillerin katılımı göstermek kitotriozidaz ölçümüyle mümkün olabilir. Bu çalışmada doğumdan itibaren prospektif olarak ölçülen kitotriozidaz düzeylerinin preterm bebeklerin solunumsal morbiditeleriyle ilişkisi araştırılmıştır.

Yöntem:Gestasyonel yaş 32 haftanın altında olan 35 preterm bebekte kordon kanı ve ardışık kan örneklerinde (24. Saat, 72. Saat, 7. Gün, 14. Gün ve postkonsepsiyonel 36. Hafta) kitotriozidaz düzeyleri bakıldı. Çalışmaya dahil edilen olgular solunumsal destek tedavileri, BPD ve mortalite açısından prospektif olarak izlendi. Hastalıklarının ağırlığı ilk 12 saatte yapılan SNAPPE_II skorlaması ile değerlendirildi.

Bulgular:Kordon kanı kitotriozidaz düzeyleri gebelik yaşı ve doğum ağırlığı ile pozitif korelasyon gösteriyordu. SNAPPE-II skorları ise 24. saat kitotriozidaz düzeyleri ile ilişkiliydi. Ardışık kitotriozidaz seviyeleri erken neonatal dönemde ölen bebeklerde daha yüksek olmasına karşın bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi. Invaziv konvansiyonel mekanik ventilasyon uygulanan olgularda kitotriozidaz düzeyleri non-invazif ventilasyon desteği verilen olgulardan daha yüksekti. Ayrıca BPD’li hastalarda kitotriozidaz düzeyleri, BPD gelişmeyen preterm bebeklerden daha yüksekti.

Sonuç:Çalışmamızda invaziv mekanik ventilasyon yapılan ve BPD gelişen hastalarda ortaya konulan yüksek kitotriozidaz düzeyleri; invaziv mekanik ventilasyon gibi neonatal strese yol açan girişimlerin makrofaj aktivasyonu yolu ile BPD gelişimi riskini artırdıklarını düşündürmektedir. Buna ek olarak yüksek kitotriozidaz düzeyleri hastalık ağırlığı ve mortalite ile de ilişkili bulunmuştur.



KANSERLİ ÇOCUKLARIN EVDE FİZİKSEL BAKIM GEREKSİNİMLERİNE İLİŞKİN EBEVEYNLERİN DENEYİMLERİ: KALİTATİF BİR ÇALIŞMA

Hatice YILDIRIM SARI 1, Medine YILMAZ 1, Süheyla ÖZSOY 1, Mehmet KANTAR 1, Nazan ÇETİNGÜL 1,


Amaç:Yeni tanı alarak kanser tedavisi devam eden, tedavi protokolleri arasında taburcu olan çocukların evde bakımına ilişkin ebeveynlerin deneyimlerini belirlemektir.

Yöntem:Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tülay Aktaş Transplantasyon ve Onkoloji Hastanesi Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı ’nda yürütülmüştür. Tanımlayıcı olarak planlanan araştırmanın örneklemini 0-18 yaş arasında yeni kanser tanısı almış, tedavi görüp taburcu olduktan sonra ilk veya ikinci defa eve çıkmış olan 12 çocuğun annesi oluşturmaktadır. Kalitatif araştırma yöntemi ile yürütülen araştırmada, derinlemesine görüşme yöntemi ile veriler toplanmıştır. Veriler Orem’in Özbakım teorisine göre analiz edilmiştir.

Bulgular:Veriler temel durumsal faktörler, Özbakım ajanı ve öz bakım gereksinimleri olmak üzere üç ana tema altında açıklanmıştır. Bazı ailelerin tedavi nedeniyle yaşadıkları şehri değiştirdikleri, çocuğun iyileşmesine odaklandıkları, korku, endişe ve algılama güçlüğü yaşadıkları, beslenme, enfeksiyon kontrolü, ağız ve cilt bakımı, acil durumların yönetimi ve semptom yönetimine ilişkin güçlükler yaşadıkları belirlenmiştir.

Sonuç:Ailelerin kanserli çocuklarının bakımını evde profesyonel destek almadan yürüttükleri belirlenmiştir. Kanserli çocukların evde bakımında ailelere destek olabilmek, gereksinimlerini kapsayabilmek açısından birinci basamakta çalışan hekim ve hemşirelerin eğitimi önemlidir.



KEMOTERAPİ GÖREN ÇOCUKLARDA SEPSİS, SEPTİK ŞOK VE PROGNOZ

Zuhal Önder SİVİŞ1, Mehmet KANTAR1, Bülent KARAPINAR1, Muhterem DUYU1, Pınar YAZICI1, Serap AKSOYLAR1, Nazan ÇETİNGÜL1, Savaş KANSOY1,

1Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı Ve Yoğun Bakım Bilim Dalı, İzmir,

Amaç:Febril nötropeni, onkoloji kliniklerinde en sık görülen infeksiyon sorunu olmakla beraber sepsis ve septik şok da kliniklerde karşımıza çıkmaktadır. Septik şok tanısı, sistolik ve/veya diastolik hipotansiyon, kapiller dolum zamanının uzaması, taşikardi, oligüri, bilinç değişikliği durumlarında düşünülür. Bu çalışmada 2009-2013 yılları arasında kliniğimizde kemoterapi görmekte iken sepsis ve septik şok tablosu gelişen hastaların retrospektif analizi yapılmıştır. Çalışmaya 21 hastada gelişen 22 septik şok atağı alınmıştır. Hastaların yaşı ortanca 15 yıl (3-18 ) olup, 12’si kız, 9’u erkek idi. Hastaların 14’ünde tanı lösemi-lenfoma iken, 7hastada solid tümördü. Septik şok geliştiği gün mutlak nötrofil sayısı, 12(%54.5) hastada 500/mm3 altında, 2 (%9) hastada 500-1000/mm3 arası ve 8 (%36.4) hastada 1000/mm3 üzerinde idi. Atakların 20’sinde(%90,9) septik şok tanısı konulduğunda ateş varken, 2(%9.1) hastada ateş yoktu.

Yöntem:Atakların 10’unda (%45.5) kültürlerde üreme saptanmamış iken, 8’inde (%36.2) kateter infeksiyonu, 1’inde (%4.5) bakteriyemi, 1’inde ektima gangrenozum, 1’inde üriner infeksiyon, 1’inde de gastroenterit saptandı. Etkenler, 7 atakta Gram (-) bakteriler, 4 Gram (+) bakteri ve 1 kandida idi.

Bulgular:Hastalarda gelişen 3 septik şok atağı onkoloji servisinde izlenmiş iken, büyük çoğunluğu (19 atak) pediatrik yoğun bakım ünitesinde izlendi. Yoğun bakım ünitesinde ortanca yatış süresi 3 gün(1-16) olup hastaların 17’sinde(%77) 5 günden daha az, ikisinde(%23)5 günden fazla bulundu. Atakların tamamına ilk müdahale olarak onkoloji kliniğinde agresif intravenöz sıvı yüklemesi yapıldı,20 atakta(%90.9) inotrop (dopamin,dobutamin,adrenalin,nor-adrenalin infüzyonu) desteği uygulandı ve yalnızca 4hastaya ARDS nedeniyle mekanik ventilasyon uygulandı.

Sonuç:Sonuç olarak, febril nötropeni dışında, sepsis ve septik şok, onkoloji kliniklerinde sık görülmektedir. Doğru tanı, hızlı yaklaşım ve iyi bir yoğun bakım desteği ile hastaların çoğundaseptik şokgeri döndürülebilir bir klinik tablodur.